Mesajları Göster
|
|
Sayfa: [1] 2 3 4
|
|
1
|
Coğrafyacıyız / Coğrafya Ders Notları / Küresel ısınma'nın kanıtları
|
: Kasım 28, 2008, 06:13:24 ÖS
|
|
Küresel ısınma olayı, çoğunlukla fosil yakıt kullanımından meydana gelen yoğun karbondioksit emisyonu (salınımı) birlikte özdeşleşmiş bulunmaktadır. Bu nedenle, böyle 1 olayın varlığını kabul etme ve zararlarının önlenmesi, fosil yakıt kullanımının kısıtlanması anlamına gelecektir. Bu ise, özellikle sanayileşmiş ülkeler ekonomisi sebebiyle epey yönlü olumsuz neticeler doğuracağından, bu ülkeler uzun süre küresel ısınma olayını inkâr etmişlerdir. Daha sonra, bilim insanlarının ortaya koydukları kanıtlarla, böyle 1 ısınma sürecinin başladığını kabul etmişler yalnız, nedeninin fosil yakıt olmadığına ait muhtelif savlar ortaya atmışlardır. Bu ekolojik afetin önüne geçmek sebebiyle uğraş veren bilim insanları, söz konusu bu savların doğru olmadığını somut örneklerle kanıtlamaya çalışmışlardır. Bunların başlıcaları aşağıda verilmiştir...
* Son yüzyılın en sıcak yazları son 10–15 sene içinde yaşanmıştır. mesela 1990’lı yılların dört yılı içinde ölçülen sıcaklıklar (1991, 1994, 1995 ve 1998) meteoroloji ölçmelerinin yapıldığı 1860–1996 yılları arasında ölçülen sıcaklıkların en yüksek değerlerine sahiptir. 1998 yılında, son 1400 yılın en sıcak yılı yaşanmıştır. Son 15–20 yılda ölçülen küresel sıcaklıkların ortalaması ise, muhtelif hususi yöntemlerle belirlenen son 600 yılın en yüksek sıcaklık ortalaması bi şekilde hesaplanmıştır.
* Küresel ısınmanın epey kritik farklı 1 kanıtı da kutuplarda ve yüksek dağlarda (Alpler, Himalayalar gibi) buzulların erimeye başlamış olmasıdır.
Amerikan Kar ve Buz Verileri Merkezi (NSIDC) ölçümlerine göre, küresel ısınma birlikte alakadar şu neticeler ortaya çıkmaktadır... (Hürriyet Gazetesi, Dış Haberler Servisi, 20.03.2002)
1) Antartika’da son 50 sene içinde hava sıcaklığı iki,5?C artmış ve 7 dev buzul kitlesinin alanı, 1974 yılından günümüze 13500 kilometrekare daralmıştır.
2) Yaklaşık 12 1000 yıllık olduğu tahmin edilen 3250 kilometrekarelik, 200 metre derinliğinde, 750 milyon ton ağırlığında buz kütlesi ana parçadan ayrılmış ve binlerce aysberge bölünmüştür.
3) Larsen-B buzulu, son 5 yılda 5700 kilometrekarelik bölümünü kaybetmiştir.
4) İzlanda Üniversitesi profesörlerinden Helgi Björnson, yaptığı araştırmalara dayanarak, İzlanda’nın % 8’ini kaplayan ve kutuplar dışındaki en büyük buzul olan Vatna dev buzulunun, 1930 yılından günümüze en yüksek erime hızına eriştiğini ve küresel ısınmanın böyle sürek etmesi halinde, bu dev buzulun yüz sene sonraları yok olacağını ve her İzlanda’nın sular altında kalacağını, Ocak 2002 yılında bildirmiştir.
5) Güney Kutbu’ndaki Thwaites büyük buzulundan 3400 kilometre karelik (Mayorka Adası kadar) buz kütlesi kopmuştur. Bu haber “Güney Kutbu eriyor” başlığını taşıyordu
|
|
|
|
|
2
|
Coğrafyacıyız / Coğrafya Ders Notları / Yeryüzü şekilleri'nin oluşması'nda aşınma'nın etkisi
|
: Kasım 28, 2008, 06:04:54 ÖS
|
|
Çevre koşulları bir yüzeyin çeşitli biçimlerde aşınmasına neden olabilir. Bunlar ortaya çıkış biçimlerine göre fiziksel-mekanik, kimyasal, biyolojik ve biyokimyasal aşındırmalar olarak sınıflandırılabilir. Aşınmanın derecesi o çevrenin iklim ve hidroloji koşullarına bağlı olarak değişir.
Fiziksel-mekanik aşınmaya buharlaşmanın çok, yağışın az olduğu kurak bölgelerle yağışların genellikle kar biçiminde düştüğü yerlerde rastlanır. Deniz kıyılarında da bu tür aşınmalar görülebilir. Yağışın bol ve sıcaklığın yüksek olduğu yerlerde ise kimyasal aşınma söz konusudur. Bu tür aşınmalar özellikle tropik bölgelerde çok etkilidir.
Günlük ya da yıllık sıcaklık farklılıkları kayaların yüzeyinde gerilimlere neden olarak onların kırılarak ufalanmasına yol açar. Ayrıca gene bu nedenle ortaya çıkan küçük çatlakların arasına giren sular buz, tuzlar da kristal oluşturarak kayayı parçalar. Rüzgar, su ve buzun da aşındırıcı etkisi vardır. Bunların taşıdığı katı cisimler kayalara vurarak ufalanıp parçalanmasına neden olur.
Kimyasal aşınma daha çok suyun ve ona karışmış olan asitlerin etkisiyle ortaya çıkar. Örneğin, tuz içeren kayaçlar yalnızca suyun etkisiyle çözülebilir. Buna karşılık kireçtaşlarının eriyebilmesi için daha güçlü asitler gereklidir.
Ötekilerle karşılaştırıldığında hayvanlarla bitkilerin yol açtığı biyolojik ve biyokimyasal aşınmanın önemsiz olduğu görülür. Aşınma genel olarak toprak oluşumunda da önemli rol oynar.
|
|
|
|
|
3
|
Coğrafyacıyız / Coğrafya Ders Notları / Stepler hakkında..
|
: Kasım 28, 2008, 05:56:24 ÖS
|
|
Kıtaların iç bölgelerinde yağış miktarı 500-300 mm’ye düştüğü zaman ormanlar yerini otsu bitkilere ve çalılara bırakır. Step kuşağı denen bu bölgelerde görece kurak, ama çok sıcak olmayan yazları çok soğuk kışlar izler. Doğu Avrupa’nın güneyinden Asya’nın içlerine doğru uzanan step kuşağı Kuzey Amerika’nın ortabatısında prairie, Güney Amerika’da pampa adıyla anılır. Kuraklığın süresine göre buralarda birkaç santimetre yüksekliğindeki otlardan, soğanlı ve yumrulu bitkilere kadar değişen bitki türleri yetişir. İçinde yetişen bitki türlerine göre adlar alan bu alanlarda günümüzde daha çok buğday tarımı yapılır. Bu step kuşağından sonra iç bölgelerdeki çöller başlar.
Bazı tahıllar steplerde yabanıl olarak yetişen otsu bitkilerden geliştirilmiştir. Bu nedenle daha önce step bölgelerini kaplayan kara topraklı zeminler tahıl tarımına çok uygundur. Avrupa ve Asya’nın steplerinde, aralarında yırtıcı kuşların, sayga antiloplarının, yabanıl eşeklerin de bulunduğu çok sayıda hayvan yaşar. Kuzey Amerika’daki prairie’lerin tipik hayvanları bizonlar, keçiler, çıngıraklı yılanlar ve bir tür kemirgen olan çayır marmotlarıdır. Güney Amerika’da vikunya, guanako ve lamalar yaşar; bu hayvanlar Patagonya’nın soğuk steplerinden Arjantin pampalar’ına kadar uzanan geniş bir alana yayılmıştır. Step bölgelerinin hayvanları tıpkı savan hayvanları gibi, çok iyi görme ve koku alma duyularına sahiptir. Bunlar da çoğunlukla koşan ve sürüler oluşturmaya yatkın hayvanlardır. Büyük sürülere yalnızca Afrika savanlarında rastlanır. Kuzey Amerika’nın bizonları ile Asya’nın atları artık sürüler halinde yaşamamaktadır. Afrika’da ise çeşitli uluslar arası korumacılık örgütleri bu sürülerin kendileri için ayrılan bölgelerde rahatsız edilmeden yaşamalarını sağlamaya çalışmaktadır. Bunların en ünlü örneklerden biri Tanzanya’daki Ngorongoro Krateri Koruma Alanı’dır.
|
|
|
|
|
4
|
Coğrafyacıyız / Coğrafya Ders Notları / Ynt: Ülke adları'nın kökeni
|
: Kasım 27, 2008, 10:15:51 ÖÖ
|
|
"Zaire", bu ülkenin dilinde "büyük su" demektir. "Angola", adını eski bir krallık silsilesi olan Ngola Krallığı’ndan alır.
"Zambiya", ismini Zambezi Nehri’nden alır.
"Malawi", Chichetewa dilinde "alev alan su" demektir. ”Botswana" ismindeki "bo" sözcüğü Tswana dilinde "halk" demektir. Bu durumda "Botswana", bu dilde "Tswana halkı" anlamındadır.
"Namibya" ismindeki "namib" sözcüğü Bantu dilinde "boş" demektir. "Namib Çölü" ( Boş Çöl ), ülkeye adını vermiştir. "Güney Afrika Cumhuriyeti", Afrika’nın en güneyinde olduğu için bu adı almıştır.
"Lesotho" adı, "Sotho dilini konuşan halk" demektir. "Sotho" ise kelime olarak "çok çok batıda yurt edinmiş" anlamına gelir.
"Komor Adaları"’nın isim kaynağı, Arapça’daki "kumr" kelimesinin çoğuludur ve "küçük ay adaları" demektir.
"Seyşel Adaları", adını Fransa Kralı XV. Ludwig’in hükümranlığı zamanında ( 1715 – 74 ) finanz başkanlığı yapan Moreau de Séchelles’in adından alır.
"Mauritius", adını Hollanda – Doğu Hindistan Kumpanyası’nı yöneten Nessaulu Moritz’den alır. Bu isim buraya 16. yy’ın sonunda verildi.
"Amerika", adını İtalyan denizci Amerikue Vespucci’den alır. Bu isim kıt’âya 1507’de verilmiştir.
"Kanada" adı, ya bir Eskimo dili olan İrokuois dilindeki "kanada" ( köy ) sözcüğünden, ya da kızılderili dilindeki "kanatta" ( şapka ) sözcüğünden geliyor. Belki de ikisi de doğrudur. Çünkü Eskimolar için yurt olan bu topraklar, onlar için "köy"dür, köyleridir. Kızılderililer için ise yaşadıkları toprakların en kuzey coğrafyasıdır, yani "şapka"dır.
Kızılderililer genel olarak Amerika’nın tümüne yayılmış olmakla birlikte, asıl anayurtları bugünkü ABD’nin ortasında bulunan Texas, Oklahoma, Kansas, Colorado, Nebraska, Iowa, Illinois, Indiana, Arkansas bölgeleridir. "Indiana" eyâletinin adı zaten "Kızılderili" demektir. Aynı şekilde "Oklahoma" ayâletinin adı da bir kızılderili dili olan Chocktaw dilindeki "oklahumma" kelimesinden gelmedir ve "kızıl derili" demektir. "Oklahoma", Chocktaw dilindeki "okla" ( kırmızı, kızıl ) ve "humma" ( insan ) sözcüklerinden doğmuştur. "Meksika", adını Aztek Uygarlığı’nı kuran Méxica halkından alır. Bu halk ise bu adını, aynı isimdeki bir gölden alır. Bu göl kenarında yaşayan kavmin adı olan "Méxica", Aztek dilinde "Ay Gölü" demektir.
"Belize", kızılderili dilinde "çamurlu su" demektir. Bir görüşe göre ise "Belize", Peter Wallace isminin İspanyolca okunuş şeklidir. Bu korsan, 1638’de, Belize Nehri’nin Karibik Denizi’ne döküldüğü noktada ilk İngiliz kolonisini kurdu.
"Guatemala", kızılderili dilinde bir isim olmasına karşılık, kızılderililerin hangi lehçesindeki sözcüğün karşılığı olduğu kesinlik kazanmamıştır. Çünkü "Guatemala", kızılderili dilinin bir lehçesinde "ağaçlar ülkesi" demekken, başka bir lehçesinde ise "suyun fışkırdığı dağ" demektir.
"El Salvador", İspanyolca’da "kurtarıcı" demektir ve burada kastedilen kurtarıcı, Hz. İsâ ( as )’dır. İspanyol koloniciler 1524’te sadece bir liman için bu ismi kullandılar. Sonra bu isim, ülkenin ismi oldu. Ülkenin başkentinin adı da "San Salvador" ( Âzîz Kurtarıcı )’dur.
"Nikaragua" adı, buranın yerlileri olan ve bugün tamamen beyazlarla karışmış ve melezleşmiş bir bir kızılderili halk olan Nikaro halkının adından gelir.
”Kosta Rika", İspanyolca’da "zengin sahil" demektir.
"Panamá", kızılderili dilinde bir isimdir ve "suyun akıntısına kapılan balık" demektir.
"Bahama Adaları"’nın adını buralara İspanyol "kâşifler" verdiler. İspanyolca’da "düz deniz, alçak deniz" anlamına gelen "baja mar" ifadesinden gelmedir.
"Küba" adının anlamı "şeker adası"’dır. Ülke, şaker kamışıyla ünlüdür.
"Jamaika" adının kökeni Aruak dilindeki "Xaymaca" kelimesidir ve "pınarlar ülkesi" demektir.
"Haiti" adı da aynı şekilde Aruak ( Arawak ) dilinde bir kelimedir ve "yüksek ülke" demektir. Bilindiği üzere Haiti’nin üçte ikisi dört ayrı dağla kaplıdır. İlginç olan, kızılderili dilindeki "ayti" sözcüğünün de "dağlık ülke" anlamına gelmesi ve bu sözcüğün "Haiti" kelimesine benzemesidir. Görüldüğü gibi Haiti adı, Hollanda ve Irak adlarının zıddıdır.
"Dominika" adı, İspanyolca’daki "domingo" ve Latince’deki "dies dominica" sözcüklerinden gelmedir ve "Pazar" demektir. Ada, Colomb tarafından 3 Kasım 1493’te, hristiyanlarca kutsal olan Pazar günü "keşfedildiği" için bu adı almıştır. "Dominik Cumhuriyeti"’nin adı da bu sebeple verilmiştir. ( Dominika başka, Dominik Cumhuriyeti başka bir ülkedir; karıştırılmamalıdır. )
"Saint Kitts ve Nevis" Adaları’nın her ikisi de 1493’te Colomb tarafından "keşfedildi". Adaya ilk ayak basan gemicilerin elebaşı Saint Christopher’den dolayı adaya "Saint Kitts" adı verildi. Öbür ada "Nevis"’in adı ise İspanyolca’da "kar" anlamına gelen "nieves" sözcüğünden alınmadır.
"Grenada", ismini İspanya’nın Endülüs topraklarındaki "Granada" şehrinden alıyor.
"Barbados", İspanyolca’da "sakallı" demektir. Bu isim İspanyol gemiciler tarafından 16. yy’da bu ülkeye, burada yetişen dünyaca ünlü incir ağaçlarının çok kıllı olan yapraklarından dolayı verildi.
"Trinidad ve Tobago" adı bu ülkeye C. Colomb tarafından verildi, İspanyolca’dır. "Trinidad", bu dilde "teslis" ( üçleme ) demek. Yani; Tanrı, İsâ ve Rûh’ul- kûds ( Kutsal Rûh ). "Tobago" ise "tütün" demek. Amerika kıt’âsını "keşfeden" Avrupalı beyazların, bu yeni topraklara verdikleri adlara baktığınızda, onların hangi rûh hali içinde olduklarını ve hangi amaçlarla bu maceraya atıldıklarını rahatça kavrayabiliyorsunuz.
"Surinam", adını Surinam Nehri’nden alır. Bu isim, aynı zamanda, Avrupalı sömürgecilerden önce burada yaşayan halkın etnik adıydı.
"Guyana", kızılderili dilinde "çok su ülkesi" demektir. Kızılderililer’de ayrıca "guainázes" kelimesi vardır ve bu da "değerli halk" ( değerli insanlar ) anlamına gelir. "Venezuela", İtalya’nın Venezia ( Venedik ) şehrinin İspanyolca adıdır ve "Küçük Venedik" demektir. ”Kolombiya", adını Christoph Colomb’dan alır. Bu isim ülkeye 1863 yılında verildi. Yani Colomb’dan 400 yıl sonra. "Ekvator", adını bu ülkeden geçen ekvator enlemi ( Oº )’nden alır.
"Peru", adını bugünkü Ekvator topraklarında akan bir ırmaktan alır. Bu nehrin İnka dilindeki adı "Pirú" idi. "Bolivya", adını büyük özgürlük savaşçısı ve bu ülkenin ilk devlet başkanı olan Simón Bolívar ( 1783 – 1830 )’ın adından alır.
"Paraguay", bir kızılderili dili olan Guaraní dilinde bir sözcüktür ve "denizi doğuran ırmak" demektir.
"Brasìl" ( Brezilya ), Amazon Ormanları’nda yetişen ve kırmızı renkli olan bir ağacın kızılderili dilindeki adıdır. Bu ağaç, Portekiz koloniciliğinin ilk on yılında, dışarıya götürülen ( "kaçırılan" desek daha doğru olur ) en önemli üründü. Portekizliler bu ülkeyi kastettikleri zaman bunu bu ağacın adını anarak yaptıkları için, ağacın adı, ülkenin adı oldu. "Uruguay", adını Uruguay Nehri’nden alır ve kızılderili dilinde "kuş nehri" demektir.
"Argentina" ( Arjantin ) adı, beyaz "keşifçilerin" bu ülkeye taktığı Latince bir isimdir ve "gümüş ülke" demektir. Nitekim ülkenin en başta gelen nehirlerinden birinin adı da "Río de la Plata" olup, İspanyolca’da "gümüş nehir" demektir.
"Chile" ( Şili ) adının kökeni, bir kızılderili dili olan kuechua dilindeki "çili" ( şili ) sözcüğüdür ve "dünyanın sonu" demektir. Şili, hakikaten dünyanın son bulduğu noktadır.
Son olarak Avustralya ( Okyanusya ) kıt’âsındayız. Dünyanın beşinci kıt’âsı olan "Avustralya" kıt’âsına ilk ayak basan Hollandalılar, buraya "Yeni Hollanda" adını verdiler. Sonra bu topraklara Latince’de "keşfedilmemiş güney ülkesi" anlamına gelen "Terra Australis Incognita" adı verildi. 19. yy’da bu isim kısaltılarak "Australia" ( Avustralya ) şekli verildi.
"Yeni Zelanda", adını Hollanda’nın "Zelanda" ( Zeeland ) vilâyetinden alır. Avustralya’ya "Yeni Hollanda" adını veren Hollandalılar, bu ülkeye de "Yeni Zelanda" adını verdiler ve bu isim sonradan değişmedi; öylece kalıp günümüze dek geldi. ( Küçük bir bilgi notu olsun diye söyleyelim: ABD’nin New York kentinin ilk kurulduğunda adı "New Amsterdam", yani "Yeni Amsterdam" idi. Çünkü şehir, Hollanda’nın başkenti Amsterdam örnek alınarak inşâ edilmişti. )
"Mikronezya", Yunanca bir isimdir ve "küçük adalar" anlamına gelir.
"Marshall Adaları", adını 1788’de adaları "keşfeden" Britanyalı kaptan John Marshall’ın adından alır.
"Salomon Adaları", adını Hz. Süleyman ( as ) Peygamber’den alır. Bu topraklarda Hz. Süleyman’ın kayıp "altın ülkesi"’nin bulunduğuna inanan Alvaro de Mendana de Neyra, bu coğrafyaya 1568 yılında "Salomon Islands" ( Süleyman Adaları ) adını verdi. Görüldüğü üzere dünyadaki üç ülke, peygamber adı taşımaktadır. Bunlar, İsrâil ( Hz. Yakub ), El Salvador ( Kurtarıcı = Hz. İsâ )
|
|
|
|
|
5
|
Coğrafyacıyız / Coğrafya Ders Notları / Ülke adları'nın kökeni
|
: Kasım 27, 2008, 10:14:30 ÖÖ
|
|
Türkiye ile Yunanistan arasında ikiye bölünmüş olan Kıbrıs Adası’nın Yunanca ismi "Kipros"tur ve "bakır" demektir. Ada üzerinde 5 bin yıldır bakır madeni çıkartılıp işletiliyor.
"Suriye" adının nereden geldiği tam olarak bilinmemekle birlikte, ismini Asur İmparatorluğu’ndan aldığı ve "Asuriye" adından geldiği düşünülmektedir.
"Lübnan", İbranîce bir isimdir ve "beyaz dağlar" demektir. Lübnan Dağları eteklerindeki karlar 12 ay boyunca erimediği için bu coğrafyaya "Lübnan" denmiştir.
"İsrâil", Hz. Yakub ( as ) Peygamber’in adıdır. Kûr’ân-ı Kerîm’de, İbranî ( yahudî ) kavminden bahsedilirken, "Yakuboğulları" deyimi yerine, çoğu yerde "İsrâiloğulları" deyimi kullanılır ( Bakara, 40, 83 – 102, 122, 211, 246; Âl-i İmrân, 93; Mâide, 12, 32, 70 – 72, 110; İsrâ, 4, 101 – 104; Şuârâ, 197; Neml, 76; Secde, 23; Câsiye, 16 – 17; Ahkâf, 10; ... )
"Ürdün", ismini bu ülkedeki Ürdün Nehri’nden alır. "Suudî Arabistan", ismini 18. yy’dan itibaren ülkede egemenlik kurmaya başlayan ve halihazırda krallık âîlesini oluşturan "Suud" âîlesinden alır. Ülkenin ismi, bir âîlenin ismidir.
"Yemen" isminin kökeni, Arapça’daki "yemin" kelimesidir. Bu sözcük, "yemin", Arapça’da iki ayrı anlamda kullanılır; "mutlu" ve "hukuk". Böylece, ülkenin adını şu şekilde anlayabiliriz : "Allâh’ın hukukunun egemen olduğu mutlu ülke."
"Katar" isminin kökeni, Arapça’da "çıkartmak, uzaklaştırmak, değerlendirmek" gibi anlamlara gelen "kat" sözcüğüdür. Burada petrol ve gaz rezervleri kastedilmiş olabilir.
Arapça’da "behr" kelimesi "deniz" demektir ve "Bahreyn" dediğiniz zaman, bu "iki deniz" anlamına gelir.
"Kuweyt", Arapça’da "küçük liman" demektir, "kut" ( liman ) sözcüğünden gelmedir.
"Irak" kelimesinin ise Arapça’da "kıyı" ve "alçak ülke" olmak üzere iki ayrı anlamı vardır. Bu ülkeye bu ismin, ikinci anlamından dolayı verildiği ihtimali daha kuvvetlidir.
"İran", isim olarak "Aryan" isminden gelmedir.
"Aryan" ( Arîyan ), yani "Arî ırktan olan","Hind – Avrupa dil âîlesinden gelen milletler" anlamındadır. Benden duymuş olmayın ama, "İran", Kürtçe bir isimdir.
İran, Irak, Kuweyt, Suudî Arabistan, Bahreyn, katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman’ı kapsayan ve Arap Denizi’ne bağlı olan körfeze Türkler ve Batılılar "Fars Körfezi", Araplar "Basra Körfezi", İranlılar "İran Körfezi" derler. Ben mi? Ben birşey demiyorum.
"Pakistan" adının doğuşunun çok ilginç bir öyküsü vardır. Bu ismin bu ülkeye nasıl ve niçin verildiğini bilmekte fayda var. Türkiye'de ve dünya kamuoyunda bilinen tek şey, bu ismin "pak insanlar ülkesi" ( temiz insanlar ülkesi ) anlamına geldiğidir. Doğru olmakla beraber, eksik bir bilgidir bu. Çünkü bu isim, öyle gelişigüzel verilmiş bir isim değildir. "Pakistan" adının anlamı, sanılandan çok daha derin boyutludur.
Bilindiği üzere, eskiden Pakistan diye bir yer yoktu. Sadece Hindistan vardı. "Bağımsız bir devlet" fikrini ilk ortaya atan, 1930 yılında, büyük şâîr Mûhâmmed İkbal'dir. Şiirlerini Urduca ve Farsça kaleme alan Mûhâmmed İkbal ( 1877 – 1938 )'a göre Hindistan'da iki ayrı millet ( Hindular ve müslümanlar ) vardı ve her biri kendi yoluna gitmeliydi. Bu fikir, ülkede yaşayan müslümanlarca kabul görür. Daha ülke kurulmadan, kurulacak olan ülkeye "isim" aranır. Müslümanlar, müslümanların yaşadığı eyâletleri kapsayacak olan topraklarda kurmayı amaçladıkları ülkeye isim bulmak için "yarışma" düzenlerler. Sonuçta, Büyük Britanya'daki Cambridge Üniversitesi'nde okuyan Xudri Rahmet Ali adındaki genç bir üniversite öğrencisinin bulduğu "Pakistan" ismi yarışmayı kazanır ( 1933 ). Genç bir talebenin keşfettiği bu isim, gerçekten mükemmel bir isimdi. "Pakistan" kelime olarak "temiz insanlar ülkesi" anlamına geliyordu. Aynı zamanda "Pakistan" ismindeki her harf, bir şifreydi. Çünkü her harf, ülkenin bir eyâletini simgeliyordu. Şöyle ki: "PAKİSTAN" ismindeki "P" harfi Pencab eyâletini, "A" harfi Afgan Bölgesi'ni, "K" harfi Keşmir eyâletini, "İ" harfi halkın dini olan âzîz İslâm dinini ( aynı zamanda ülkenin can damarı olan İndus Nehri’ni ), "S" harfi Sind eyâletini, "-tan" eki ise Belucistan eyâletini simgeliyor. Yani "PAKİSTAN", bütün bu isimlerin kısaltılmışı oluyordu: "Pencab + Afganî + Keşmir + İslâm + Sind + belucisTAN = PAKİSTAN". (Bu konuda ayrıntılı bilgi için, daha önce bu sitede yayınlanan "Pakistan Modeli" adlı yazımıza bakılabilinir )
Hindistanlılar ülkelerine "Bharat" derler. Ancak tüm dünya onlara "Hindistan" ( India, Inde ) diyor. Bu isim, İndus Nehri’nden geliyor.
Sri Lanka’nın eski adı olan "Seylon" ( Ceylon ), Çince bir isimdir ve "dertsiz ülke" demektir. "Sri Lanka" ise "güzel ülke" demektir.
Nepalliler, "Nepal" derken, aslında başkent Katmandu’nun yüksek kesimlerini kastederler. Bu isim sonra tüm ülkenin ismi oldu.
"Bhutan", eski Hind Sanskrit dilindeki "Bhotia" ( Tibet ) ve "anta" ( son ) sözcüklerinden oluşma bir isimdir ve "Tibet’in sonu" ( Tibet ülkesinin bittiği yer ) anlamına gelmektedir. Bhutanlılar, 9. yy’da Tibet’ten buraya gelmişlerdir. "Bod", Tibet İmparatorluğu’nun çok eski bir adıdır. Bhutan’ın bugünkü orijinal adı olan "Druk - Yul" ise kendi dillerinde "canavarlar ülkesi" demektir. Nitekim kırmızı – turuncu’lu Bhutan ( Druk – Yul ) bayrağının üzerinde de canavar resmi vardır.
"Bangladeş", Bangal dilinde "Bangal ülkesi" demektir. Bu ülkedeki evlerin mimarî yapısına benzediği için, bugün tüm dünyada kullanılan "bungalov" kelimesi de buradan gelmedir. "Laos", adını, kazıklar üzerinde tahtadan ve hintkamışından evler yapıp bu evlerde oturan "Lao" halkından alır. "Brunei" adı, Hind Sanskrit dilindeki "bhumi" ( ülke, bölge ) sözcüğünden gelmedir.
Bugünkü "Vietnem" ülkesine Çinliler M. Ö. 111 yılında "güneydeki ülke" anlamında "** Viêt" adını verdiler. Bu iki kelime yer değiştirip birleşti.
"Malaysia" ( Malezya ) adı, "Malaya" ve "Singapur" isimlerinin karışımından oluşturulmuş bir addır. Singapur, 1963 – 65 yıllarında Malezya Federasyonu’na aitti.
"Singapur" ise Malayca’daki "Singa Pura" ismidir ve "aslanlar şehri" demektir.
"İndonesia" ( Endonezya ), Yunanca bir isimdir ve "Hindistan Adaları" demektir.
"Maldiv" ismi ise Hintçe’deki "mahal" ( saray ) ve "diva" ( ada ) kelimelerinden oluşturulmuştur. Bahsedilen "saray adası", bugünkü başkenti Malé’dir. Eskiden sultanlar burada sarayda otururdu.
"Filipinler" ismi bu ülkeye, Güney Asya’nın tek hristiyan ülkesi olduğu için, hristiyanlarca ele geçirilince, İspanya Kralı II. Philipp’in adından dolayı verilmiştir.
Tayvan’ın eski adı olan "Formoza", Portekizli denizciler tarafından verilmiş bir isimdi. Portekizce’de "güzel ada" anlamına geliyordu. Çince olan "Taiwan" ise, "deniz kenarındaki teraslar" demektir. Burada kastedilen, bu ada ülkesinde deniz boyunca dizilmiş ve oldukça san’atsal bir görüntüsü olan pirinç tarlalarıdır.
Japonlar ülkelerine "Nippon" derler. Bu, "güneşin doğduğu ülke" demektir. Kelimenin Çincesi "Japuen" şeklindedir ve dünyaya bu şekliyle yayılır: Japonya.
"Korea" ( Kore ), Kore dilinde "sabahın sessizliği" demektir. Ayrıca bu topraklarda bir zamanlar Koryo İmparatorluğu vardı. "Koryo" sözcüğü "yüksek derecede güzelliklerle dolu ülke" demektir.
Çinliler ülkelerine "Zhông - Hu" derler. Bu isim, "Orta İmparatorluğu" ( Merkez İmparatorluğu ) demektir. Çinliler kendi ülkelerini "dünyanın merkezi" olarak gördükleri için ülkelerine bu adı vermişlerdir.
"Rusya" isminde ise çok ilginç bir durum vardır. Eskiden, bu topraklarda yaşayan İsveçliler’e "Rus" denirdi. Yani "Rusya", aslında "İsveçliler’in ülkesi" demektir.
Rusya’nın kuzeybatısında, Kara Denizi ile Barents Denizi arasındaki "Nowaya Zemliya" adlı adanın ismi ise Rusça’da "yeni topraklar" anlamına geliyor.
"Azerbaycan" adının kaynağı, Farsça’daki "azer" ( ateş ) ve "baykan" ( bekçi ) sözcükleridir; "ateş bekçisi". Ermenîler ülkelerine "Hayik" diyorlar. Ermenî halkının ilk krallarından biri olan Hayt, halkına kendi adını veriyor. Bir zamanların "Osmanlı" halkı gibi.
Rusya, Kafkasya, Türkiye ve Yunanistan, Asya – Avrupa sınırının geçtiği yerlerdir. "Avrupa" ( Europe ), Yunanca’daki "erebos" ( batı ülkesi ) kelimesinden doğmuştur.
Anlayacağınız, "Asya" kelimesi Asurca’da "doğu" anlamına gelirken, "Avrupa" kelimesi de Yunanca’da "batı" anlamına geliyor. Yani biz "Asya - Avrupa" dediğimizde, aslında "doğu - batı" diyoruz.
Aramızda kalması şartıyla size bir sır vereyim: Aslında Avrupa diye bir kıt’â yoktur. Sadece Asya vardır. Asya, bütün Avrasya’yı kapsıyor. Bugün "Avrupa" dediğimiz yer, aslında Asya’nın batı topraklarıdır. Beyaz ırk, kendilerine ait özel bir mekân sahibi olmak için, burayı Asya’dan bağımsız ayrı bir kıt’â olarak kabul ettiler ve bütün dünyaya – bendeniz hariç – kabul ettirdiler. Asya ve Avrupa, siyasî sebeplerden dolayı ayrıştırıldı. Asya – Avrupa sınırını ilk olarak M. Ö. 6. yy’da Hekataios çizdi. Yeniçağ’da ise doğu sınırı olarak Ural belirlendi.
Asya – Avrupa sınırı, Rusya’nın kuzeyindeki Kara Denizi ile başlayıp Yunanistan’ın güneydoğusundaki Girit Denizi ile biter. Sınırı, kuzeyden güneye doğru sırasıyla Kara Nehri, Ural Dağları, Ural Nehri, Hazar Gölü, Kafkasya Dağları, Karadeniz, Boğaziçi ( İstanbul Boğazı ), Marmara Denizi, Dardanella ( Çanakkale Boğazı ), Ege Denizi ve Girit Denizi çizer. Her iki kıt’â üzerinde toprağı olan ülkeler Rusya Federasyonu, Kazakistan, Azerbaycan, Gürcistan, Türkiye ve Yunanistan, her iki kıt’â üzerinde bulunan tek şehir ise İstanbul’dur. Yunanistan’ın Asya’daki toprakları, Türkiye’nin Avrupa’daki topraklarından fazladır. Türkiye’nin Avrupa’daki toprakları, birçok Avrupa ülkesinin toplam yüzölçümünden büyüktür.
Görüldüğü gibi, Asya – Avrupa sınırı "reel" değil, "yapay" bir sınırdır. Çünkü iki kıt’ânın sınırı ancak "su" ile çizilir. Oysa Asya – Avrupa sınırını bazı yerlerde nehirler, bazı yerlerde dağlar, bazı yerlerde boğazlar çiziyor.
Hiç dağla, toprakla, nehirle iki kıt’â arasındaki sınır çizilebilir mi? Bir nehir ya da bir dağ, nasıl olur da iki ayrı kontinentin sınırı olabilir? Böyle birşey akıl dışıdır. Asya – Avrupa sınırının doğal ( coğrafî ) değil, siyasî ve politik olduğu bellidir. Neyse, biz "Avrupa" denilen bu toprak parçasında yer alan ülkelerle konumuza devam edelim.
"Ukraïne" ( Ukrayna ), Rusça bir kelimedir ve "sınır ülkesi" demektir.
"Moldova", ismini 14. yy’daki Moldova Prensliği’nden alıyor. Ancak bu prensliğin egemenliği altındaki toprakların büyük bir bölümü bugünkü Romanya’dadır.
Arnavutlar ülkelerine "Shkipërie" derler. Bu isim onların dilinde "kartal ülkesi" anlamına gelir. Kırmızı Arnavutluk bayrağının üzerinde de çift başlı siyâh kartal vardır. "Yugoslavya", bu dilde "Güney Slavya" demektir. "Bosna - Hersek", ismini başkent Saraybosna’dan geçen "Bosna" Nehri ile "hükümdarlık" anlamına gelen "herzegowina" kelimesinden alır. "Bosnia - Herzegowina", yani "Bosna Hükümdarlığı".
"Polonya" ülkesine adını veren "poleni" kelimesi Slavca’dır ve "köylü" demektir. Leh halkının yaşadığı bu ülkeye eskiden "Lehistan" diyorduk.
Norveçliler ülkelerine "Norge" derler. Bu sözcük, denizcilerin parolasıydı. "Norge" (Norveç ), bu dilde "Kuzeye! Daha kuzeye! Daima kuzeye!" demektir. "Danimarka", adını Hristiyanlık öncesi kralları olan Dan’ın isminden alıyor.
Danimarka’ya ait, Norveç Denizi ile Atlas Okyanusu arasında bulunan "Far Oer" Adaları’nın adı, "koyun adaları" demektir. Adalar, koyunlarıyla meşhurdur.
Yine Danimarka’ya ait olan ama Amerika kıt’âsında bulunan "Grønland" Adası’nın adı "yeşil ülke" demek. Dünyanın en büyük adası olan Grönland’ın altıda beşi buzlarla kaplı olmasına rağmen, neden bu ismi verdiklerini bilmiyoruz. Adanın Eskimo dilindeki orijinal adı: "Kalaallit Nunaat". Almanlar kendilerine "Deutsch", Almanya’ya da "Deutschland" derler. "Deutsch" ( Alman ) kelimesinin kökeni, Eski Almanca’da "halk" anlamına gelen "diota" sözcüğüdür. Gotça’daki "thiuda" ve Cermence’deki "theude" sözcükleri de aynı anlamda kullanılıyordu. Bugünkü Avusturya, 800’lü yıllarda Frank İmparatorluğu’nun doğu toprakları olduğu için "Österreich" ( doğu imparatorluğu ) dendi. Büyük Karl, buraya "Ostmark" diyordu.
"Hafif taş" anlamına gelen "leichter Stein" ifadesinden türeme "Liechtenstein", Avusturya’nın başkenti Viyana ( Wien )’nın güneyinde bulunan Liechtenstein Kalesi’nden yönetilen ve 1719 yılında "Liechtenstein" adını alan prensliğin adıdır.
Üç resmî dili olan İsviçre’nin Almanca adı "Schweiz", Fransızca adı "Suisse", İtalyanca adı "Svizzera"’dır. Ülke, ismini memleketin ortasındaki "Schwyz" kantonu ve şehrinden alır. Tıpkı Türkler’in Féz şehrinden yola çıkarak bütün Mağrib ülkesine "Fas" dedikleri gibi. İsviçre’nin bir ismi de "Helvestika" olup, ülkenin uluslararası trafik işareti olan "CH", bu Helvestika Konfederasyonu’nun başharfleridir. "İtalya", ismini Romalılar zamanında yaşayan İtalikler’den alıyor. Eğri yazılan harfler için kullandığımız "italik" sözcüğü buradan geliyor.
"San Marino" ismindeki "san" sıfatı "âzîz" demektir. Dünyanın en küçük ülkelerinden biri olmasına rağmen 400 yıldır bağımsız bir devlet olan San Marino, ismini 301 yılında ülkeyi kuran Riminili Âzîz Marinus’tan alıyor.
"Malta", Fönce bir kelimedir ve "emniyet, sığınma" anlamına gelmektedir.
Yunanlılar M. Ö. 5. yy’da Monako’yu ele geçirince, kralları Herakles Monoikos adına burada bir tapınak ( âbide ) yaptırdılar. Kral Monoikos’un adından ülkenin adı olan "Monako" doğdu.
"Lüksemburg", ismini "Lucilinburhuc" Kalesi’nden alır. Bu kalenin adı sonradan "Lützelburg" oldu.
Romalılar, Belçika’da yaşayan Kelt – German halka "Belgae" diyorlardı ve burada "Gallia Belgica" adında bir vilâyet kurmuşlardı. "België" ( Belçika ) adı buradan geliyor. % 40’ı deniz seviyesinin altında olan Hollanda’nın orijinal adı olan "Nederland", kelime olarak "alçak ülke" anlamına geliyor. Ülkede bir tane bile dağ yoktur, topraklarının çoğu sonradan su üzerine ekilmiş ve bu şekilde ülke büyütülmüştür. Görüldüğü üzere Hollanda ve Irak, "adaş" ülkelerdir, ikisinin de ismi "alçak ülke" demektir. Nederland ( Hollanda ) Flamanca, Irak ( Irak ) ise Arapça. Hollanda’nın bütün batı ve kuzey kıyıları, Kuzey Denizi ( Noordzee ) ile çevrilidir. Hollanda’nın kuzeyinde bir de "iç deniz" vardır. Bu denizin ismi "Güney Denizi" anlamında "Zuiderzee" idi. Fakat Hollandalılar, su üzerinde yol alabilmek için, bu denizin üzerinde iki adet yol yaptılar. Güney Denizi ( Zuiderzee ) ile Kuzey Denizi ( Noordzee )’nin birleştiği yerde yapılan Afsluitdijk ve Güney Denizi’nin ortasında yapılan Markerwaarddijk isimli bu yollardan sonra, Güney Denizi, iki ayrı deniz oluverdi. Kuzeydekine "Buz Denizi" anlamında "IJsselmeer", güneydekine de buradaki Marken Adası’nın adı verilerek "Markermeer" dendi. Hollanda’nın güneybatısında bulunan ve ismi "deniz ülkesi" mânâsına gelen "Zeeland" ( Zelanda ) vilâyeti ise, bugünkü New Sealand ( Yeni Zelanda ) ülkesine adını vermiştir. Avrupa’nın en büyük adası olan "Britanya"’nın 18. yy’dan beri ismi böyledir. Ancak bu isim, çok eskilerden beri kullanılır. Galliler ve Romalılar, Kelt halkının yaşadığı bu adaya "Britanni" diyorlardı. Bu isim, Keltçe’de "karışık renkli" anlamına gelen "brith" sözcüğünden türemedir. Öteden beri buranın halkı, bir gelenek olarak vücûdlarını boyayıp karışık renkli yapıyorlardı. Dünyada yanlış kullanılan bir deyim de, bu ülkeye / devlete "İngiltere" denmesidir. Gerçek şudur ki, bugün dünya üzerinde "İngiltere" diye bir ülke veya devlet yoktur. Ülkenin adı "Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda" olup, uluslararası trafik remzi "GB"’dir. İngiltere, bu ülkenin dört parçasından ( diğerleri Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda ) biridir sadece.
İrlandalılar ülkelerine "Eire" derler. Bu ismin kökeni, Keltçe’deki "erin" sözcüğüdür ve "yeşil ada" demektir. İrlanda, ülkemizde, Isparta vilâyetimizdeki Eğirdir Gölü üzerinde bulunan Yeşilada’nın adaşıdır.
"Ísland" ( İzlanda ) ise "buz ülkesi" demektir. "Andorra", Navarresçe’deki "andurrial" kelimesinden doğmuştur ve "çalı – çırpı ile bezenmiş toprak" demektir. İspanya’da bir zamanlar İslam’ın egemen olduğu "Endülüs" coğrafyası, adını burayı 411 yılında işgal eden Vandallar’dan alır. "España" ( İspanya ) ise, Fönce’de "tavşanlar sahili" anlamına gelen "hispania" kelimesinden gelmedir.
"Portugal" ( Portekiz ) isminin nereden geldiği konusunda iki ayrı görüş vardır. Birinci görüşe göre, "Portugal" kelimesi Latince’de "sıcak liman" anlamına geldiği için ülkeye bu isim verilmiştir. Diğer görüşe göre ise, bugünkü Porto şehri yakınlarında bulunan ve Romalılar’dan kalma "Portus" ve "Cale" adlarındaki iki yerleşim biriminin isimlerinin birleşiminden oluşmuştur.
Asıl adı Arapça’da "Tarık Dağı" anlamına gelen "Cebel-i Tarik" olan Cebelitarık’a Avrupalılar "Gibraltar" der. Büyük Britanya’nın işgali altındadır. Avrupa ile Afrika’yı, aynı şekilde Akdeniz ile Atlas Okyanusu’nu biribirinden ayıran boğazın adı "Cebel-i Tarik" ( Cebelitarık ) Boğazı" olup, ismini âzîz İslam dînini İspanya üzerinden Avrupa kıt’âsına ilk taşıyan İslam kumandanı olan Tarik ibn-i Ziyâd’ın isminden alır. Cebelitarık kenti, müslümanların İspanya’yı ilk fethettikleri noktadır. Yanlış bildiğimiz bir coğrafî konu da, İspanya ve Portekiz’in salt Avrupa ülkeleri olduğu hususudur. Hayır, İspanya ve Portekiz, hem Avrupa’da, hem de Afrika’da toprağı olan ülkelerdir. İspanya’nın Afrika kıt’âsındaki toprakları, Fas kıyılarında bulunan Ceuta ( Sebte ) ve Melilla şehirleri ile Atlas Okyanusu üzerindeki Kanarya Adaları’dır. Portekiz’in Afrika’daki toprağı ise Atlas Okyanusu üzerindeki Madeira Adaları’dır.
İslam bayrağı Avrupa kıt’âsında ilk dalgalanmaya başlayınca, yani Endülüs İslam Devleti’nde, burada, Afrika’dan gelen siyâhî bir müslüman halk olan İfrikîye kavmi, "İfrikîye" adında bir şehir kurdular. İfrikîyeliler, Avrupalılar’ın gördüğü ilk Afrikalı siyâh topluluktur. Avrupalılar, siyâhları ve Afrikalılar’ı bu İfrikîye halkı üzerinden tanıdı. Ancak Avrupalılar ondan sonra bütün karşılaştıkları bütün siyâh insanları bu isimle, "İfrikî" ismiyle andılar. Bugünkü "Afrika" adı buradan doğdu.
Faslılar ülkelerine "Mağrib" derler. Arapça’dır ve "batı" demektir. Yani Fas ve Avrupa "adaştır".
"Moritanya" adının nereden geldiği noktasında iki ayrı ihtimal vardır. Birincisi, bu ismin, Yunanca’da "siyâhderili insanlar" anlamına gelen aynı kelimeden geldiği ihtimalidir. İkincisi ise, ismin Maure halkından gelme olduğudur. "Maure" adının kökeni, Fönce’deki "mahurim" ( batı insanı ) sözcüğüdür.
"Cezayir" adının kökeni, Arapça’da "yarımada" anlamına gelen "cezîre" sözcüğüdür. Görüldüğü gibi Cezayir, ülkemizde, Şırnak vilâyetimizde bulunan Cizre ilçesiyle "adaştır".
Mezopotamya’nın Arapça adı da "Cezîre"dir üstelik.
"Tunus", adını ülkenin başkenti olan "Tunis" şehrinden alır.
"Libya" adının kökeni, Eski Mısır dilindeki "lebu" kelimesidir.
Mısırlılar, önce batı tarafındaki Berber kavimleri için, sonra da tüm Kuzey Afrika kıyıları için bu ismi kullandılar. Mısır'ın İslâm öncesi adı "Kemet" idi ve bu isim, "siyâh ülke" anlamına geliyordu. İslâm'dan sonra "Mısır" adı doğdu. Mısır, 640 yılında İslâm'ın egemenliğine girdi. Mısır'ı fetheden Amr ibn-i Âs komutasındaki müslümanlar, bu toprakların derin tarihî ve felsefî köklerine hayran kaldılar. Fethettikleri ülkenin, medeniyetin beşiklerinden biri olduğunu, varsıl bir tarihî geçmişinin ve semiz bir kültür birikiminin bulunduğunu gördüler. Bu yüzden bu topraklara "Misr" ( Mısır ) adını verdiler. Peki neden ? "Mısır" ne demekti, bu sözcük ne anlama geliyordu ? Bu isim, bu ülkeye verilen gerçekten muhteşem bir isimdi. Şöyle ki: "Mısır" adı, üç harften oluşan bir addır. Bunlar, "Mim" ( M ), "Sad" ( S ) ve "Ra" ( R ) harfleridir. Her harf, ülkenin geçirdiği ve ülke halkının yaşadığı bir tarihî süreci anlatır. Mısır halkı, tarihinde çok büyük zorluk ve çileler, çok büyük eziyetler ve meşakkatler yaşadılar. Birinci harf olan "Mim" ( M ) harfi, "meşakkat" içindir; ülkenin tarihindeki birinci süreci ifâde eder. Peki Mısır halkı, bu zorluklara, çilelere, meşakkatlere boyun mu eğdi? Hayır, onlar bu meşakkatlere karşı hep direndiler, sabr ve sebat ettiler. İkinci harf olan "Sad" ( S ) harfi, "sabr" içindir; ülkenin ikinci sürecini ifâde eder. İşte bu sabırlarının, sebat ve dirençlerinin, teslîm olmayışlarının karşılığı olarak Mısır ülkesi medeniyete ve refâha kavuştu. Sabırlarının karşılığını gördüler. Üstün bir medeniyet ve refâh bir toplum kurdular. Üçüncü harf olan "Ra" ( R ) harfi, "refâh" içindir; halkın yaşadığı üçüncü ve son süreci ifâde eder. "M – S – R" ( Mim – Sad – Ra ) harflerinden oluşan "Mısır" adının anlamı işte budur: "Meşakkat – Sabr – Refâh". Bütün dünya aynı şekilde ülkeyi bu mükemmel isimle, "Mısır" ismiyle anarken, hayret vericidir ki, Batılılar ( yani Beyaz Adam ), bu ismi hiçbir zaman kullanmadı. Batılılar, "Mısır" adını kullanmaktan her zaman kaçındılar. Onlar bu ülkeye başka bir isim taktılar ve kendilerini, kendi uydurdukları bu isimle avuttular. İngilizler ve Fransızlar "Egypt", Almanlar "Ägypten", İspanyollar "Egipto" dediler. Diğer bütün Avrupalılar da buna benzer isimler kullandılar. Niye mi? Şunun için: Bildiğiniz gibi Mısır'da hristiyan bir azınlık vardır ve bunlara "kıptî" denir. Batılılar bu hristiyan kıptîler'i her zaman için ülkenin asıl sahipleri olarak görmek istediklerinden ülkeyi bu isimlerle andılar. "Egypt, Ägypten, Egipto" isimlerindeki "-gypt, -gipt", işte bu "kıptî" ( kıptî ) anlamındadır. (Bu konuda ayrıntılı bilgi için, daha önce bu sitede yayınlanan "Mim – Sad – Ra" adlı yazımıza bakılabilinir )
Yanlış bildiğimiz bir şeyi daha burada zikredelim: Mısır, sadece bir kıt’ânın ülkesi değildir. Mısır hem Afrika, hem de Asya üzerindedir. Çünkü Sina Yarımadası, Asya toprağıdır. Bizim için Trakya neyse, Mısır için Sina odur.
"Sudan" ( doğrusu "Suwdan" şeklindedir ), Arapça’daki "eswed" ( siyâh ) sözcüğünün çoğulu ( cem’i ) olup "siyâhlar" demektir. Aslında "Sudan", bütün Orta Afrika için kullanılan bir coğrafî addır, tüm Afrika’nın üçte ikisini kapsar.
Kızıldeniz kıyısındaki "Eritre" ülkesinin adı, Yunanca’daki "Erythra Thalassa" adından gelmedir ve "Kızıldeniz" demektir.
"Etiyopya" adının kökeni, Eski Yunanca’da "siyâhderili insan" anlamına gelen "aethiops" sözcüğüdür. Görüldüğü gibi Etiyopya, sudan ve Moritanya, bu üç ülke de "adaştır"; isimleri aynı anlama geliyor.
"Cibuti" adının kökeni Afarî dilindeki "gabouti" sözcüğüdür. Anlamı, "palmiye yapraklarından yapılmış minder".
" Somali", adını Hz. Mûhâmmed ( sav )’in soyundan gelen Somali âîlesinden alıyor. Resûlullâh ( sav ) zamanında, Mekkeli müşriklerin zûlüm ve işkencelerinden dolayı Cafer bin Ebi Talib ( Hz. Ali’nin kardeşi ) önderliğindeki müslümanların hîcret ettiği ve İslam’ın Afrika’ya ilk yayıldığı yer bu ülkedir. O zamanlar Somali diye bir ülke yoktu ve burası Habeşistan’a ( Etiyopya ) ait olduğu için, biz tarihte bu olaya "Habeşistan’a hîcret" diyoruz. Ancak hîcret edilen coğrafya, sanıldığı gibi bugünkü Etiyopya değil, Somali’ydi.
"Kenya" adının kökeni Kambas dilindeki "kima ja kegnia" ifadesidir ve "beyaz dağ" demektir. Burada kastedilen, tepesi kardan dolayı her zaman beyaz olan, bu ülkede bulunan ve Afrika’nın en yüksek dağı olan ( 5895 m ) Klimanjaro Dağı’dır, elbette. Görüldüğü gibi Kenya ve Lübnan, aynı anlamdadır; sadece biri tekil iken, biri çoğuldur. Kenya, Kambas dilinde "beyaz dağ" demekken, Lübnan İbranîce’de "beyaz dağlar" anlamındadır.
Tanzanya ülkesi, iki ayrı bölgeden oluşur. Ülkenin asıl toprak parçası olan "Tanganyika" ve Hind Okyanusu üzerindeki "Sansibar" ( Zenzibar ) Adası. "Tanzanya", bu iki ismin birleşimidir. Bu ikisi, 1964’te Tanganyika – Sansibar Federasyonu kurmuşlardı.
"Burundi" ismindeki "bu" sözcüğü "ülke" demektir. "Rundi" ise "Ruanda"’dır. Yani "Burundi", anlam olarak "Ruanda ülkesi" demektir.
"Uganda", ismini 19. yy’a kadar bölgenin en güçlü devleti olan Buganda Krallığı’ndan alır ve anlamı "insanların ülkesi"’dir. Az önce de ifade ettiğimiz gibi, "bu" sözcüğü "ülke" demektir, "ganda" ise "insanlar" anlamındadır.
"Orta Afrika Cumhuriyeti", Afrika’nın tam ortasında olduğu için bu adı almıştır.
"Nijer", adını Nijer Nehri’nden alır. "Nijerya"’ya gelince. Eskiden İngiliz sömürgeciler, Nijer Nehri’nden dolayı bütün Batı Afrika için "Nijerya" ( Nigeria ) adını kullanıyorlardı. Bu isim, sonradan sadece bir ülke, bugünkü Nijerya ile sınırlı kaldı. Nijerya’nın kuzeyinde bulunan ve müslümanların yaşadığı "Sokoto" bölgesinin ismi Fulani dilinde bir isimdir ve "bilinmezlik" demektir. (Bu konuda ayrıntılı bilgi için, daha önce bu sitede yayınlanan "Nijeryalı Şehîdler" adlı yazımıza bakılabilinir )
"Mali", ismini Kral Malinke’nin kurduğu Büyük Mali İmparatorluğu ( 10. yy – 16. yy )’ndan almıştır.
"Senegal", adını Sénégal Nehri’nden alır.
"Kap Verde", Portekizce’deki "cabo verde" ( yeşil burun )’dir. Eskiden ülkemizdeki atlaslarda bu ülkenin adı olarak "Yeşilburun Adaları" yazılırdı, ama sonra ne hikmetse, "Kap Verde" diye yazmaya başladılar. Türkçe’den mi vazgeçtiler, yoksa Portekizce’ye mi yöneldiler, anlamadım. "Gambiya", adını Gambiya Nehri’nden alır.
"Gine" adının kökenine gelince: Berber dilindeki "aguinaoui" ( siyâh ) veya "tuareg aginaw" ( siyâh insanlar ) sözcükleri, ülke adının kaynağıdır. "Guinea" ( Gine ), ayrıca bu dilde "altın sikke" demektir. Moritanya, Sudan ve Etiyopya’ya "adaş" bir ülke daha.
"Gine - Bissao" ise, adının sonuna, sırf Gine ülkesinden ayırt edebilmek için, başkentin adı eklenerek ( Bissao ) oluşturulmuştur.
"Sierra Leone", Portekizce "Serra Lyõa" ( aslanlar dağı )’dan gelmedir. 15. yy’da burayı işgal eden Portekizliler bu ismi taktılar.
"Liberya", İngilizce’dir ve "özgür ülke" demektir. Bir zamanlar fildişi, denizaşırı ticarette Afrika’nın en büyük madeni olduğu için bir ülkeye "Fildişi Sahili" dendi. "Burkina Faso" ismi Suaheli dilinde bir isimdir. "Burkina" sözcüğü "dürüst insanlar" anlamına gelirken, "faso" sözcüğü ise "ülke" ( baba yurdu ) demektir. "Faso" kelimesi, "fa" ( baba, ata ) ve "so" ( köy ) sözcüklerinden meydana gelen bileşik bir kelimedir.
"Gana", ismini eski Batı Sudanlı Gana İmparatorluğu’ndan alıyor. Fakat ilginçtir; şimdiki Gana, bu imparatorluğa hiçbir zaman ait olmamıştı.
"Togo", Ewe dilinde "su" demektir.
"Benin", adını 13. – 19. yy’lardaki Benin Krallığı’ndan alıyor. Bu krallığın topraklarının büyük bir kısmı, bugünkü Nijerya’daydı. Benin’in 1975’ten önceki adı "Dahomey" idi.
"Kamerun" adı Portekizce’de "karides" anlamına gelen "camaroes" sözcüğünden gelmedir. Bu ülkedeki Wuri Nehri’nde çok karides bulunduğu için, Fernando Póo, 1472’de nehrin adını "Rio dos Camaroes" ( Karides Nehri ) olarak değiştirdi. Bu isim sonra bu ülkenin adı oldu.
"Ekvator Ginesi", adını ekvator ( Oº paraleli )’dan alır, fakat ekvator üzerinde değildir, ekvatorun biraz kuzeyindedir. "Gine" adının ne anlama geldiğini ise ( = "siyâh insanlar" ) daha önce açıklamıştık.
"São Tomé ve Príncipe" adlı "iki ada ülkesine" gelince: "São Tomé", 21 Aralık günü adaya ayak basan Âzîz Thomas’ın adıdır. "Príncipe" ise, "Portekiz prenslarinin zaferi" olarak verildi.
Portekizliler 15. yy’da Gabon kıyılarına ulaştıklarında, Mbé Nehri’nin okyanusa döküldüğü noktaya "kukuleta mantosu" anlamında "Gabão" adını verdiler. Bu isim, sonradan "Gabon" ülkesinin adı oldu.
|
|
|
|
|
6
|
Coğrafyacıyız / Coğrafya Ders Notları / G8'den küresel ısınmayla mücadele "söz"ü
|
: Temmuz 10, 2008, 01:58:35 ÖS
|
|
G8'den küresel ısınmayla mücadele "söz"ü
9 Temmuz, 2008 09:40:00 (TSİ) Dünyanın büyük ekonomileri, küresel ısınmayla mücadelede işbirliği yapma taahhüdünde bulundu.
Japonya'nın Hokkaido adasındaki G-8 zirvesine katılan ülkelerle Çin, Hindistan, Brezilya, Avustralya, Endonezya, Güney Kore, Güney Afrika ve Meksika liderlerinin katıldığı, AB temsilcisinin de bulunduğu toplantıda, sera etkisi yaratan karbonmonoksit ve küresel ısınmaya neden olan diğer kirleticilerin salımını azaltmak için işbirliği yapmayı kararlaştırdı.
ABD'nin öncülüğünde toplanan 16 ülkenin lideri ve AB'nin katıldığı toplantının nihai bildirisinde, küresel ısınmayla mücadelede işbirliği kararı alınmakla birlikte, dünyayı kirleten maddelerin ne kadarının ve ne zaman azaltılmasının hedeflendiği konusunda miktar ve tarih verilmedi.
Toplantıya katılan ülkeler ve AB, BM'nin yürüttüğü ve gelecek yılın sonuna kadar yeni küresel ısınma anlaşmasına varılması görüşmelerine desteği sürdürmeyi de kararlaştırdı. Küresel ısınma anlaşmasının ilk aşaması olan Kyoto Protokolü 2012 yılında sona eriyor.
Japonya'daki G-8 zirvesinde dün 2050 yılına kadar küresel ısınmaya yol açan sera gazları emisyonunun yüzde 50 oranında azaltılması kabul edilmişti.
Bu arada bugünkü geniş kapsamlı toplantıya katılan ülkelerden Çin ile Hindistan'ın, G-8'in 2050 yılı hedeflerini kabul etmeye hazır olmadığı bildiriliyor.
Fransa Cumhurbaşkanlığından bir diplomat, Asya'nın hızla büyüyen bu iki büyük ekonomisinin, öngörülen adımları daha sonra atmak istediğini söyledi. Bilim adamları, Çin ve Hindistan'ın dünyayı kirleten gazların yüzde 25'ini saldığını belirtiyor. kaynak:cnntürk.com
|
|
|
|
|
7
|
Coğrafyacıyız / Coğrafya Ders Notları / Türkiye'de Çevre "çok kırılgan"
|
: Temmuz 10, 2008, 01:49:10 ÖS
|
|
12.05.2008 - Türkiye’nin, Dünya Ekonomik Forumu, Yale ve Columbia Üniversitelerince hazırlanan ve 149 ülkeyi kapsayan 2008 Çevresel Performans Endeksinde 72. sırada yer aldığı bildirildi.
Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezinden (BETAM) yapılan açıklamada, araştırmacı Barış Gençer Baykan’ın, ”Türkiye’de Çevre: Sorunlar, Aktörler ve Yeni Alanlar” başlıklı araştırma notlarının yayınlandığı belirtilerek, araştırmaya ilişkin bilgi verildi.
Açıklamada, Dünya Ekonomik Forumunun Geleceğin Küresel Liderleri Çevre Çalışma Grubu, Columbia Üniversitesi Yerbilimi Bilgi Merkezi ve Yale Üniversitesi Çevre Hukuku ve Politikası Merkezinin birlikte hazırladığı Çevresel Performans Endeksinde 149 ülkenin, ”Çevre Sağlığı”, ”Hava Kirliliği”, ”Bioçeşitlilik ve Doğal Yaşam Alanı”, ”Doğal Kaynaklar” ve ”İklim Değişikliği” kategorilerinde 25 göstergeye göre sıralandığı kaydedildi.
2008 yılı Çevresel Performans Endeksine göre, Türkiye’nin 75.9 puanla 72. sırada bulunduğu ifade edilen açıklamada, 235 ülkenin sınıflandırıldığı Çevresel Kırılganlık Endeksine göre de 62 ülkenin dahil olduğu ”Çok Savunmasız” kategorisinde yer aldığı belirtildi.
Açıklamada, çevresel kırılganlığın en yüksek olduğu alanların ise ”yağışlı dönemler”, ‘’sınırlar”, ”çevresel açıklık”, ”verim kaybı”, ”madencilik” ve ”çatışmalar” olduğu ifade edildi.
“Türkiye su yoksulu” Endeks sonuçlarına göre Türkiye’nin çevre alanında kırılgan bir ülke olduğu ve ortalama bir çevre performansı sergilediği ifade edilen açıklamada, bu verilerin, ”küresel ekolojik dengenin ne kadar hassas olduğunu ve sadece Türkiye’nin değil, hemen hemen tüm ülkelerin değişen derecelerde çevresel sorunların tehdidi altında bulunduğunu” gösterdiği vurgulandı.
Küresel sorunlara, küresel işbirliğiyle cevap verilmesi gerektiği dile getirilen açıklamada, doğal çevrenin ve kaynakların sürdürülebilirliği için insanoğlunun yoğun çabasına ihtiyaç olduğu belirtildi.
Türkiye’nin, toplam karbondioksit salımında, 2005 yılı verilerine göre, AB ülkeleriyle karşılaştırıldığında yıllık 215,9 milyon tonla 7. sırada olduğuna işaret edilen açıklamada, şunlar kaydedildi: ”Türkiye’de üretilen tehlikeli atık miktarı belirsiz. Sanayide üretilen ve kullanılan kimyasallar ve ortaya çıkan atıkların niteliğiyle ilgili hiçbir envanter çalışması bulunmuyor. Su kaynakları giderek azalıyor. Türkiye ’su yoksulu’ ülkeler arasına girmiş durumda.
Ülkemizde bioçeşitlilik, toprağın bozulması ve doğal kaynakların yok olmaya başlaması yüzünden tehdit altında. Korunan alanın tüm alanlara oranı sadece yüzde 1. Erozyon sonucunda yılda 500 milyon ton verimli toprak kaybediliyor. Her yıl 80-100 bin dönüm orman yanarak, 5-7 bin dönüm orman ise tarla açma ve yerleşme sebebiyle yok oluyor.”
|
|
|
|
|
8
|
Coğrafyacıyız / Coğrafya Ders Notları / Greenpeace:Deniz rezervleri tehlikede..
|
: Temmuz 07, 2008, 05:16:30 ÖS
|
|
Greenpeace: Deniz rezervleri tehlikede Greenpeace Uluslararası Denizler Kampanyası Sorumlusu Karli Thomas, tüm dünya denizlerindeki gelinen noktanın hiç de iç açıcı olmadığını belirterek, “Bu böyle devam ederse hem denizlerin hem de insanlığın geleceği yok olacak” dedi.
MERSİN - Thomas, Mersin Limanı’na demirleyen Greenpeace’in “Arctic Sunrice” adlı gemisinde düzenlenen basın toplantısında, aşırı ve yasa dışı avlanma, kirlenme gibi tehditlerle tüm dünya denizlerinin hızla yok edildiğini söyledi.
Akdeniz’in de aynı tehditlerle karşı karşıya olduğunu savunan Thomas, “İşte biz bu nedenle buradayız. Burada sadece kötü şeylerden ve tehditlerden bahsetmek için bulunmuyoruz. Aynı zamanda çözüm önerileri getirmek için de buradayız” dedi.
Akdeniz’e kıyısı olan bütün ülkelerin bir araya gelip işbirliği yapmaları halinde denizi koruyabileceklerini anlatmaya çalıştıklarını belirten Thomas, şöyle konuştu: “Buradan, hem tüm dünya denizleri, hem de Akdeniz’in kurtulması için tek yol olan deniz rezervleri oluşturulması çağrısında bulunuyoruz. Biz buradayken Greenpeace gemilerinden Esperanza, Pasifik’te aynı taleplerle dolaşıyor. Bu alanlar korsan balıkçılar tarafından aşırı ve yasa dışı avlanma ile tamamen yok edilmekte. Pasifik Adaları ülkelerini bir araya getirerek çalışma yapmaya uğraşıyoruz.
Greenpeace bu taleplerinde yalnız değil. Uluslararası platformlarda bu taleplere destek gelmeye başladı. Pasifik’teki uluslar bir araya gelip kendi bölgelerindeki uluslararası alanların deniz rezervleri olması için çağrıda bulundu. Bu bölgelerde yasa dışı ve aşırı avlanmayı yasakladılar. Politik istek olduğunda bunun gerçekleşebileceğini gösterdiler.”
DENİZ REZERVLERİ ÜLKELERİN GELECEĞİNİ KURTARACAK Aynı gelişmenin Akdeniz’de de yapılabileceğini ifade eden Thomas, “Akdeniz ülkeleri de bir araya gelip kendi geleceklerini, aynı zamanda balıkçıların da geleceklerini kurtarabilirler. Deniz rezervleri oluşturmak deniz canlılarının, balık stoklarında ve boyutlarında artışa neden olacaktır. Dolayısıyla deniz rezervlerinin oluşturulması çevresindeki bütün ülkelerin de geleceğini kurtaracak bir çözümdür” diye konuştu.
ORKİNOSLARIN AŞIRI AVLANMASI AKDENİZ’İ TEHDİT EDİYOR Sorunların küresel olduğunu, dolayısıyla çözümlerin de küresel olacağını vurgulayan Thomas, şunları kaydetti: “Akdeniz’i de bazı ana tehditler ciddi anlamda etkilemektedir. Mavi yüzgeçli orkinosların aşırı ve yasa dışı avlanması, akıntı ağlarının kullanımı ve devam eden kirlilik sorunu Akdeniz’i öldürmeye devam ediyor. Dünya denizlerinde şu anki durum hiç de iç açıcı değil. Bu böyle devam ederse hem denizlerin hem de insanlığın geleceği, sağlığı ve sürdürülebilirliği yok olacak. Ancak önümüzde bir çözüm var. Deniz rezerv ağları, koruma alanları oluşturarak denizlerimizi ve kendi geleceğimizi kurtarabiliriz.”
KIBRIS KANALI’NIN ÖNEMİ Greenpeace Akdeniz Ofisi Denizler Kampanyası Sorumlusu Banu Dökmecibaşı da Akdeniz’de yaklaşık 3 yıldır sürdürdükleri kampanya ile süregelen tehditlere karşı çözümler sunabilmek ve denizlerin yok olmadan biran önce koruma altına alınabilmesini sağlamayı amaçladıklarını söyledi.
Bu kapsamda bir rapor ile Akdeniz’de nerede koruma alanları olmasına dair harita hazırladıklarını anlatan Dökmecibaşı, “Şimdi de bu haritada gösterdiğimiz önemli habitat ve ekosistemlerin olduğu bölgede deniz rezervi yani koruma alanı oluşturulabilmesi için politik istek ve kararlılık oluşturmaya çalışıyoruz” dedi.
Mersin’e gelmelerindeki en önemli etkenin, Mersin ile Kıbrıs arasındaki Kıbrıs Kanalı denilen bölgenin bir an önce deniz rezervi ilan edilebilmesini talep etmek olduğunu belirten Dökmecibaşı, bu bölgenin Akdeniz’in ekosistemi için son derecece önemli bir yer tutan mavi orkinosların en önemli yumurtlama alanlarından biri olduğunu ifade etti.
Bu türün biri Akdeniz, diğeri Meksika Körfezi olmak üzere iki yumurtlama olduğunu bildiren Dökmecibaşı, şöyle konuştu: “Akdeniz’deki 3 yerden birini de Kıbrıs Kanalı oluşturuyor. Bu türün yok olması demek Akdeniz’deki bütün ekosistemin zincirleme etkilenmesi, dolayısıyla hem deniz yaşamında pek çok türün yok olması, hem de Akdeniz kıyısındaki balıkçıların geleceğinin etkilenmesi demektir.
Türk Hükümeti’nden talebimiz, kendi deniz kaynaklarını ve Akdeniz’i koruyabilmek için özellikle Kıbrıs Kanalı gibi önemli alanların bir an önce deniz rezervi haline getirilmesi konusunda önderlik etmesi ve yaptırımlarda bulunmasıdır. Mavi yüzgeçli orkinos avcılığını kendi balıkçıları için durdurarak, bunu bir örnek olarak kullanıp diğer Akdeniz’deki ülkelere taşıması mümkün. Bu talepleri dile getirmek için buradayız.”
kaynak:ntvmsnbc
|
|
|
|
|
10
|
Coğrafyacıyız / Coğrafya Ders Notları / kıta sahanlıkları nasıl oluşmuştur..?
|
: Temmuz 04, 2008, 07:24:12 ÖS
|
|
Deniz seviyesinin altında, kıyı çizgisinden 200 m derine kadar inen bölüme kıta sahanlı (şelf) adı verilir. Şelfler, kıtaların su altında kalmış bölümleri sayılır. Yani, oluşum süreçleri, kıtaların ayrılmasıyla başlar.
Yeryüzü toplu haldeyken jeolojik süreç içinde ayrı ayrı levhalar belirmiştir. Bu karalar çeşitli kuvvetlerin etkisi ile birbirlerinden uzaklaşmaya başlamışlar, karaların bu yatay hareketlerin sonucunda da kıtalar oluşmuştur. Kıtaların arasındaki boşluklara suların dolmasıyla da okyanuslar ve denizler meydana gelmiştir. Kıtalar, yerkabuğunun jeolojik geçmişte uğradığı alçalma ve çökelme olayları neticesinde bugünkü biçimlerini almışlardır.
Kıta sahanlıkları kıtaların su altında kalmış bölümleri olduğuna göre, kıtaların kaymasıyla sahanlık bölgelerinde de yakınlaşma ve uzaklaşma hareketleri gerçekleşmektedir. Kıta sahanlının darlığı ve genişliği değişkendir. Örneğin dağların denize dik uzandı kıyılarda, dağlar arasındaki çöküntü alanlarının deniz suyu altında kalmasıyla oluşmuş kıyılarda (enine kıyılar) kıta sahanlığı daha geniştir. Kıta sahanlının geniş olduğu yerler de sıklıkla sığ kıyılardır. Bunun tam tersi durumda da (yani, dağların kıyıya paralel uzandığı boyuna kıyılarda) kıta sahanlıkları dar ve deniz seviyesi de daha derindir.
|
|
|
|
|
11
|
Coğrafyacıyız / Coğrafya Ders Notları / kıtalar birbirinden ne zaman ayrıldı?
|
: Temmuz 04, 2008, 03:24:27 ÖS
|
|
Kıtalar birbirinden ne zaman ayrıldı? Avustralya’da, Güney Amerika’da bulunan Megaraptor türü dinozor fosilinin yakın kuzeni bir dinozora ait kemiğin bulunması kıtaların birbirinden ayrılma zamanına ilişkin tezleri altüst etti.
PARİS - 145-65 milyon yıl önceki Kretase (Tebeşir) döneminde yaşamış bu iki ayaklı dinozorlar arasındaki benzerlik, Güney Yarımküre’de bulunan Antarktika, Güney Amerika, Afrika, Madagaskar, Avustralya-Yeni Gine, Yeni Zelanda ve günümüzde kuzey yarım kürede bulunan Arap Yarımadası ve Hint Yarımadası’nı içine aldığı düşünülen dev kıta Gondvana’nın bir yanda Afrika ve Güney Amerika arasında, diğer yanda Antarktika, Madagaskar, Hindistan, Avustralya arasında 138 milyon yıl önce bölündüğü tezine gölge düşürdü.
ABD’nin Chicago Üniversitesi’nden Nathan Smith ve ekibi, Avustralya’nın güneydoğusundaki Viktorya eyaletinde bulunan teropod ailesinden gelen dinozora ait kemiğin yaklaşık 108 milyon yıl öncesinden kaldığını saptadı.
Araştırmacılar, Avustralya’da bulunan kemiğin, Kretase döneminde Avustralya kıtasıyla Gondvana’nın bir bölümündeki kıta kaymasına kanıt oluşturduğuna, bu türün Gondvana’nın başka bölümünden bir türle benzerlik gösteren ilk Avustralyalı teropod olduğuna dikkati çekti.
Bugüne kadar birçok farklı varsayımlar ortaya atılsa da ortak tez, Gondvana’dan ilk ayrılanın Afrika olduğunu, Güney Amerika, Antarktika ve Avustralya’nın Kretase’nin ortalarına kadar bağlı olduklarıydı.
Bilim adamların konuya ilişkin makalesi İngiliz “Proceeedings of the Royal Society B.” dergisinde yayımlandı.
Kıtaların eskiden tek bir kara parçası olduğu görüşünü ilk kez 1912’de Alman meteorolog Alfred Wegener ortaya atmıştı.
|
|
|
|
|
12
|
Coğrafyacıyız / Coğrafya Ders Notları / Çölleşme
|
: Haziran 30, 2008, 03:09:09 ÖS
|
|
Çölleşme dünya ekosistemini tehdit ediyor BM tarafından çevreyle ilgili yapılan çeşitli araştırmalar, dünyada çölleşme tehlikesi ile karşı karşıya olan 110 ülke bulunduğunu ortaya koydu.
ANKARA - BM, BM Çevre Programı (UNEP) aracılığıyla çevreye ilişkin çeşitli araştırmalar yaptı. Araştırmaların sonuçlarına göre, dünyanın önemli bir bölümünün çölleşme tehdidi altında olması nedeniyle bir an önce ciddi tedbirler alınması gerekiyor.
Çölleşme, yılda 42 milyar doları bulan yıllık maliyetinin yanı sıra açlık, yoksulluk ve göç ile de insanoğlunu tehdit ediyor.
Merkezi ABD’de bulunan Worldwatch Institue, her yıl toprağın üst tabakasının 24 milyar tonunun kaybedildiğini ileri sürdü.
Araştırmalar, son 20 yıl içinde ABD’deki bütün ekili alanı kaplayacak kadar toprağın kaybolup gittiğini ortaya koydu.
Bu kriz, dünya üzerindeki karaların üçte birinden daha fazlasını kaplayan kurak alanlarda ortaya çıkarken, çölleşme, toprak tabakasının hassas, bitki tabakasının ince ve iklimin son derece sert olduğu bölgelerde kendini hissettiriyor.
Çölleşme, toplam kara alanının yüzde 30’una zarar verirken, Afrika’da kurak alanların yüzde 73’ünü kaplayan 1 milyon hektarın üzerinde arazinin orta veya ciddi bir çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu belirlendi.
Asya’da ise bu miktarın 1,4 milyon hektarı bulduğu belirtilen araştırmalarda, şu bilgilere yer verildi: “Fakat bu problem, sadece kalkınmakta olan ülkelere mahsus değildir. Ciddi bir şekilde veya orta derecede çölleşmiş alanların en fazla bulunduğu kıta yüzde 74 ile Kuzey Amerika’dır. AB’deki ülkelerin 5 tanesinde çölleşme sorunları mevcuttur. Asya’da en fazla etkilenen bölgeler eski Sovyetler Birliğinde yer almaktadır.
Genel olarak bakılırsa çölleşme tehlikesi ile karşı karşıya olan kurak alana sahip 110 ülke olduğu görülür. UNEP çölleşmenin genel maliyetinin yılda 42 milyar dolar olduğunu hesaplamıştır. Sadece Afrika’nın yıllık kaybı 9 milyar dolardır.”
SİLAHLI ÇATIŞMALARIN NEDENİ Araştırmaların sonuçları, çölleşme nedeniyle yaşanan manevi kayıpların bedelinin daha ağır ve 1 milyardan fazla insanın yaşamının tehlikede olduğunu gösterdi.
Araştırmalarda şunlar kaydedildi: “Uzun vadede 100 milyon kişi, doğup büyüdükleri yerleri terk etmek mecburiyetinde kalabilirler. Toz haline dönüşmekte olan yerleri bugüne kadar kaç kişinin terk edip gittiği bilinmemekle beraber mutlaka milyonları bulmaktadır. Mali ve Burkina Faso’da yaşamakta olanların altıda biri kendi yörelerini terk etmek zorunda kalmışlar ve bunun bir sonucu olarak da şehirlerin çevrelerindeki gecekondular fazlalaşmıştır.
Yağış almayan bölgelerde halen sürmekte olan 10 silahlı çatışmanın başlamasının sebepleri arasında çölleşme de bulunmaktadır. Çölleşme, Somali gibi yerlerde siyasi dengesizlik, açlık ve toplumun parçalanmasına sebep olduğu gibi insani yardım ve felaketleri önleme çabası şeklinde büyük miktarda harcamalara yol açmaktadır. Aynı zamanda, küresel ısınma ve biyolojik çeşitliliğin kaybolması gibi çevre koruma sorunlarını da ağırlaştırmaktadır.”
Kuraklığın çölleşmeyi başlattığı ve daha da kötüleşmesine neden olduğunu vurgulayan araştırmalarda, yanlış tarım uygulamalarının toprağı tükettiği belirtildi.
Araştırmaların sonuçlarında, “Yanlış sulama, tarım yapılan araziyi tuzlu bir halde bırakmakta ve her yıl 500 bin hektarı çölleştirmektedir. Bu miktar her yeni sulamaya açılan alana eşittir” denildi.
TÜRKİYE’NİN DURUMU Çevre ve Orman Bakanlığı Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Genel Müdürlüğünde görevli Şube Müdürü Erdoğan Özevren, Türkiye’nin içinde bulunduğu Orta Doğu coğrafyasının yarı-nemli ya da kurak-kurak iklim rejimi içerisinde yer aldığını anımsatarak, ülke topraklarının yüzde 86’sının erozyon tehdidi altında olmasının, erozyonu çölleşmenin en önemli sebebi yaptığını vurguladı.
Özevren, “İklimsel verilere göre, ülkemizde Iğdır ve Konya ovaları ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi kuraklık ve çölleşmeye en hassas bölgeler olarak ortaya çıkmaktadır. Unutulmamalıdır ki ülkemizde erozyon olması sebebiyle ülke topraklarının tamamına yakını tehdit altındadır” dedi.
kaynak:ntvmsnbc
|
|
|
|
|
14
|
Coğrafyacıyız / Coğrafya Ders Notları / Yağmurun Genleri
|
: Haziran 25, 2008, 03:55:02 ÖS
|
|
Yağmurun Genleri
Yağmurun yağması,bulutların oluşması, oksijenin üretilmesinde gizli bir aktör rol alıyor: Gen. Mikroorganizmalar dünya için sandığımızdan çok daha önemli; aralarındaki en basit ilişki bile diğer tüm canlıları etkileyebilir.
Atmosfer, toprak, okyanuslar, buzlar, canlılar... Bunların tümü birbirine hassas dengelerle bağlı; hepsi de tek bir sistemin parçası olarak çalışıyor. Yeni bir dal olan 'Dünya sistem bilimi' bu büyük 'senfoniyi' inceliyor. ESA (AVRUPA UZAY AJANSI)
Gökyüzündeki bakteriler yağmur ve kar yağmasına mı neden oluyor? Louisiana Eyalet Üniversitesi'nden Brent Christner ve meslektaşlarının Şubat 2008'de Science dergisinde yayımlanan araştırmasına göre, yağışa neden olan bakteriler atmosferde çok yaygın. Bilim insanları, kar ve çoğu yağmur için önce bulutlarda buz oluşması gerektiğini belirtiyor. Ama gökyüzünde saf su yaklaşık eksi 40 derecede donmaya başlıyor. Öyleyse bulutlar daha sıcakken buz (ve dolayısıyla yağış) nasıl oluşuyor? Buz, havadaki toz ve is gibi parçacıkların çevresinde eksi 40 derecenin üstünde de oluşabiliyor. Ancak, Christner ve ekibinin araştırmasına göre toz ve is eksi 10 dereceye kadar etkili. Oysa bakterilerin çevresinde, eksi 2 derecede bile buz kristalleri oluşuyor. Bakterilerin hücre duvarındaki proteinler, su moleküllerini buz kristalinin kafes yapısını taklit edecek şekilde bağlıyor. Böylece, daha yüksek sıcaklıklarda da buz oluşabiliyor.
Tekhücreliler bulut oluşumu gibi yağışları da etkiliyor. Atmosferdeki bakterilerin hücre duvarındaki proteinler, su moleküllerini 'buz kristalinin' yapısını taklit ederek bağlıyor. Böylece, daha yüksek sıcaklıklarda da yağış görülüyor.
Profesör Christner'ın ekibi, dünyanın çeşitli bölgelerinde yeni yağmış karları inceledi. Christner 'İncelediğimiz her kar ve buz örneğinde biyolojik buz çekirdekleri bulduk' diyor. Araştırmada tespit edilen biyolojik çekirdeklerin çoğu, bitkilerde bulunan bakteriler. Rüzgârlarla çok uzaklara taşınabilen bu minik canlıların, yağışlarda önemli rolleri olabileceği, iklim ve tarımsal verimliliği etkileyebilecekleri belirtiliyor. Brent Christner, bu araştırmayı DMS'nin hikâyesine benzetiyor. Bulut oluşturan maddeler salan deniz canlılarının hikâyesine... Bazı deniz mikroorganizmaları kısaca DMS adı verilen dimetilsülfit gazı üretiyor. Dimetilsülfit, yansıtıcı etkisi çok olan bulutların oluşmasını sağlıyor. İngiltere'deki Genel Mikrobiyoloji Derneği Nisan 2008'deki toplantısında, denizlerdeki mikroorganizmaların yılda 200 milyon tondan fazla dimetilsülfit ürettiğini açıkladı. East Anglia Üniversitesi'nden Dr. Andrew Curson, şunları söyledi: 'Bu gazın birçok etkisi var. Okyanusların üstünde bulut oluşumunu tetikliyor. Bulutlar da, iklimin soğumasına yol açan faktörler arasında.' Oksijenin büyük bir bölümünü üretenler de fotosentez yapan minik deniz canlıları. Warwick Üniversitesi'nden Profesör Nicholas Mann, okyanusların önemli bir kısmında oksijen sağlayan canlıların, 'siyanobakteri' adı verilen tekhücreli bakteriler olduğunu belirtiyor. Nicholas Mann, Mikrobiyoloji Derneği'nin son toplantısında, soluduğumuz oksijenin bir kısmının üretilmesine, bakterilere hastalık bulaştıran virüslerin sebep olduğunu açıkladı. Araştırmacılar virüslerin, fotosentez 'makinasının' parçaları için gereken genetik malzemeyi sağladığını düşünüyor. Biraz daha açalım: Okyanus virüsleri, kendi genleri dışında genler taşıyor. Yeni yapılan çalışmalar, virüslerin bu genleri bakterilere aktardıklarına işaret ediyor. Profesör Mann, 'Görünüşe göre virüsler gezegenin işleyişinde çok önemli bir role sahip' diyor. Nature dergisinde 2006'da yayımlanan bir araştırma, bir organizmanın genlerinin binlerce organizmayı etkileyebileceğini göstermişti. Northern Arizona Üniversitesi'nden Profesör Tom Whitham yönetiminde yapılan deneylere Amerika ve Avustralya'dan çok sayıda bilim insanı katıldı. Araştırmacılar, kavak ağaçlarındaki tanen miktarını belirleyen genleri mercek altına aldı. Tanen, bitkileri koruyan bir madde. Bilim insanlarının vardığı sonuçlara göre, tanen miktarı kavak ağacı yapraklarının çürüme hızını etkiliyor. Dolayısıyla, toprakların verimliliğini etkiliyor. Projede görev alan Wisconsin Üniversitesi'nden Richard Lindroth, bu çalışmanın mesajları olduğunu söylüyor ve genleriyle oynanan organizmalara dikkat çekiyor: 'Bir gen yerleştirirseniz, (bakteri genini bitkiye yerleştirmek gibi), bu genin karmaşık bir ekosistemdeki milyonlarca genden bir tanesi olduğu gerçeği, geniş kapsamlı etkileri olmayacağı anlamına gelmez.' 'Dünya sistem bilimi', yerkürenin işleyişini inceleyen, nispeten yeni bir bilim dalı. NASA'nın 1983'de Dünya Sistem Bilimleri Komitesi'ni kurmasıyla ortaya çıktı. Bugün NASA bilim misyonunu açıklarken 'Dünya'nın atmosferini, karalarını, okyanuslarını, buzlarını ve canlıları birbirine bağlı, tek sistemin parçaları olarak algılamalıyız' diyor. Dünya sistemi, birbirleriyle karmaşık ilişkileri olan çok çeşitli unsurları içeriyor. Hem hayatla çevre o kadar bağlantılı ki, mikroorganizmalar arasındaki etkileşim gibi basit görünen bir şey bile tüm çevremizi etkiliyebilir. Miami Üniversitesi'nden Profesör Eugene Rankey ve USRA'dan (Universities Space Research Association) Martin Ruzek, Journal of Geoscience Education'da yayımlanan makalelerinde şunları söylüyor: 'Gezegenimizin şartlarını belirleyen ahenkli fiziksel, biyolojik, kimyasal süreçleri anlatmak için senfoni benzetmesi kullanılabilinir. Bir senfonide her aletin diğerleriyle uyum içinde çok sesli müzik yapması gibi hava, su, karanın unsurları ve hayat ahenkle işleyen Dünya sistemini meydana getiriyor.
Yazı: Selcen Pirge / Atlas Mayıs 2008, sayı 182
|
|
|
|
|