Eğitim Vadisi

Ana SayfaYardımAraGiriş Yap Kayıt
Aralık 02, 2008, 08:42:22 ÖS *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz

Reklamlar
  Mesajları Göster
Sayfa: [1] 2 3
1  Coğrafyacıyız / Coğrafya Ders Notları / Türkiye en beğenilen 9. ülke : Mayıs 10, 2008, 09:24:26 ÖÖ
Türkiye en beğenilen 9. ülke

İngiltere'nin en büyük internet hizmeti sağlayan şirketlerinden American Online'ın (AOL) araştırması, İngiliz turistlerin en çok ziyaret etmek istedikleri 10 ülke sıralamasında Türkiye'nin 9. olduğunu ortaya koydu.

AOL, İngiliz turistlerin, ''Asya'ya açılan kapı ve zengin bir doğal görselliğe sahip olması'' nedeniyle Türkiye'yi tercih ettiklerini belirtti. Kapadokya'nın İngiliz turistlerin en çok beğendikleri bölge olduğunu kaydeden AOL, Heredot'un ''dünyanın en harika kıyıları'' olarak nitelediği Ege kıyılarının da İngiliz turistler tarafından çok beğenildiğine işaret etti.

İngiliz turistlerin en sevdikleri kentin de İstanbul olduğunu belirten AOL, İstanbul'un toprakları ve nüfusu iki kıtaya yayılmış tek dünya kenti olduğunu, camiler, saraylar ve tarihi çarşıların Boğaziçi'nin tepesinde muhteşem bir manzara yarattığını kaydetti. AOL'un araştırmasına göre, İngiliz turistlerin en çok ziyaret etmek istediği 10 ülke sıralamasında İspanya birinci olurken, bu ülkeyi Fransa, ABD, İtalya, Yunanistan, İrlanda, Portekiz, Kıbrıs Rum kesimi, Türkiye ve Hollanda izledi.
2  Üyelere Özel / Eğitim Haberleri / YÖK'ten kontenjan müjdesi : Mayıs 10, 2008, 09:15:01 ÖÖ


Yükseköğretim Kurulu (YÖK), gelecek akademik yıl için üniversitelerin kontenjanlarını artırmak üzere yeni bir düzenlemeye gitmeye hazırlanıyor. Bu düzenlemeyle, üniversitelerin kontenjanlarında yüzde 25'in üzerinde artış olması planlanıyor.

YÖK, üniversitelerin kontenjanlarını arttırmak için bir formül geliştirdi. Buna göre, kontenjanlar belli bir standartta, bu formüle göre otomatik olarak artacak.

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, üniversitelerin kontenjan sayıları ile ilgili olarak AA muhabirlerine açıklamalarda bulundu. Kontenjanlarla ilgili çalışma yürüttüklerini belirten Özcan, çalışmaları bu ayın 15'ine kadar bitirmeyi ve YÖK Genel Kuruluna yetiştirmeyi planladıklarını söyledi. Özcan, ''15'inden geç kalırsak kılavuz basılamaz. Onu yetiştirmek durumundayız'' dedi.

Özcan, yaptıkları çalışma konusunda şu bilgileri verdi:''Eskilerinki gibi yapmadık.Evvelkiler nasıl yapıyormuş? 'Teker teker bunu arttıralım, bunu indirelim, bunu arttıralım...' Biz öyle değil, bir tane formül geliştirdik. Öğretim üyesi sayısını ve öğretim üyesi sayısındaki değişikliği baz aldık. Kontenjanlar o bazda artacaksa artıyor. Bundan sonra biz burada olmasak da üniversiteler bizim
formülümüzü kullanarak kendileri ne kadar isteyeceklerini bulabilecekler, yani o kadar şeffaf bir şey bu.

Hem öğrenci ve öğretim üyesi sayısını dengelemek için hem de artışları belirli bir seviyede tutabilmek için, kafadan yapmamak için bunları...Şimdi siz bize sorarsınız; 'Niye bu bölüm bu kadar az da bu bölüm bu kadar arttı?' Artık hiçbir şey sormayacaksınız. Artık bir formül var. O formülde diyor ki; mesela, öğretim üyesi 5'ten azsa, artışı yapma. Eğer 5'in üzerinde 1 arttıysa... Mesela geçen sene 5'miş de bu sene 1 öğretim üyesi almışlar. Diyor ki o zaman kontenjanı 10 arttır. Yani 1 öğretim üyesine 10 çocuk arttır. 5'in üzerinde 2 hoca gelmiş bölüme, diyor ki 20
arttır. İşte böyle giden bir şey, hoş bir şey.''

Formülün geliştirilme gerekçesine ilişkin Özcan, şunları söyledi:''İnsanlar, niye şunu şu kadar arttırdınız? Buna 50 arttırdın da buna 10 arttırdın dediklerinde ne cevap vereceğiz? 'Bir formül üretelim' dedik. Daha bu sene bilgimiz yok. Bir daha ki sene sınıf sayıları, sınıfların kapasiteleri, okulun bütçesi hepsini dikkate alacağız. Bu sene sadece 2-3 tane parametre kullandık. Bilgi yoktu çünkü...''

''ÜNİVERSİTELERDEN GELEN TEKLİFLERE DE BAKACAĞIZ''

Geliştirdikleri bu formülü bilgisayara yüklediklerini belirten Özcan, şöyle devam etti:

''Şimdi yaptığımız, bilgisayarın ürettiklerini, formülün yanlış yaptığı yerler de olur düşüncesiyle kontrol etmek. Çok küçük bölümler oluyor. Lisan için, mesela Çince, Hititoloji, Sinoloji... Sınıf öğretmenliği için çok insan vermemek için, onlar geldiğinde bakıyoruz. Türkiye'de çok sınıf öğretmenliği var, onu biraz aşağı indirelim. Bizim formül diyor ki; mesela bu programa 120 tane alıyorsunuz, 100 tane yeter. Biz bunu aşağı çekiyoruz.

Teker teker yapıyoruz. 3 bin 880 tane program var hepsini yapacağız teker teker. Pazartesi gününe bitirmeyi çalışacağız. Pazartesi günü bunları yürütme kurulu konuşacak. 'Problemli olanlar var mı?' diye, yoksa aynen genel kurula getireceğiz.''
YÖK Başkanı Özcan, üniversitelerden gelen tekliflere de baktıklarını beliren Özcan, şunları kaydetti:

''Bir, teklifi baz alıyoruz; bir de şimdiye kadar en fazla bölümde hangi yıl kaç kişi aldıklarına bakıyoruz. Mesela 2000 yılında 100 kişiyle başlamış, diğer yıl 80'e indirmiş, diğer yıl aldığını 60'a indirmiş. Devamlı böyle indiriyor. Biz en yüksek aldığı öğrenci sayısı neyse, diyoruz ki başta 100 kişi alabildiğine göre, şimdi de alabilir.''Üniversitelere kontenjan isteklerinin ne kadar olduğunu sorduklarını ifade eden Özcan, ''Geçen sene 189 bin öğrenci istemiş bütün üniversiteler, bu sene 182 bine indirmişler. 7 bin azalmış. Yani dışarda 1,2 milyon çocuk beklerken, bizim üniversitelerimiz maalesef 7 bin daha kontenjan azaltması yapmış. Şimdi onu bayağı arttıracağız, bu formüle göre'' dedi.

''GÖNÜL RAHATLIĞIYLA EVİME GİDEBİLİRİM''

Formülü uygulama kararını yürütme kuruluyla aldıklarını belirten Özcan, kontenjan arttırılmasını önce devlet üniversitelerinde, daha sonra da vakıf üniversitelerinde gerçekleştireceklerini söyledi.Kontenjan artışının yüzde 25'in üzerinde olacağını ifade eden Özcan, bunun geçen sene yüzde 3-4 gibi olduğunu hatırlattı. Özcan, ''Buna önlisans ve lisans dahil. Kontenjanlarda yüzde 25'in üzerinde artış
olacak'' dedi.

''En önemli işlerinin 1,2 milyon çocuğa yer bulmak olduğunu'' anlatan Özcan, diğer önemli işlerinin ise öğretim üyesi bulmak, kaliteyi yükseltmek olduğunu ifade etti.
Üç tane büyük hedefleri olduğunu belirten Özcan, ''Benden 4 yıl içinde istenecek şey bu üç tane şey: Çocukları yerleştir, yeteri kadar öğretim üyesi bul, kaliteyi yükselt. Bu 3'ünü yapabilirsem ben 4 yıl sonra buradan gönül rahatlığıyla evime gidebilirim. Çok hoş olur'' diye konuştu.

''DİĞER BİR ÖNEMLİ İŞİMİZ DE MESLEKİ VE TEKNİK EĞİTİM''

Bu formül ile bilgiye ulaşmanın kolaylaşacağını belirten Özcan, ''Formülü vereceğiz. Bölüme soracaksınız: 'Sizin kaç tane öğretim üyeniz vardı geçen yıl? Bu yıl ekleme oldu mu? Kaç ekleme oldu? Geçen sene kaç öğrenci almıştınız?' Bu bilgileri alınca kendin formülü kullanarak yapabileceksin'' dedi.

Uygulamaya şöyle bir eleştiri gelebileceğini ifade eden Özcan, şunları kaydetti:
''Sayısal artış kalitede düşmeye neden olur. O doğrudur ama 3-4 yıl içinde bizim 1,2 milyon çocuğu eritmemiz lazım. Zaten büyük bir kısmını mesleki ve teknik okullara aktarmaya çalışacağız. Diğer bir önemli işimiz de mesleki ve teknik eğitimi adam etmek. Eğer oraya aktarabilirsek büyük kısmını...

Zaten 1,6 milyon çocuk sınava giriyor. Eğer bunların yüzde 30'u üniversiteye gelseydi, 480 bin çocuk gidecekti. Zaten biz 400 bin tanesini alabiliyoruz. 80 binlik bir artış yapardık, bu sene 50'sini yapsak, bir daha ki sene de bir 50 yapsak. Fazlasıyla rahat rahat yerleştirirdik ama yüzde 70'i öbür tarafa gitmiyor ki... Tam tersi yüzde 70'i bu tarafa geliyor. Bu tarafa geldiği için büyük bir sıkıntı oluyor
Türkiye'de. Olmasın, yerimiz var. O zaman ne dershane kalacak...''

''DERSHANEYİ KESİNLİKLE KALDIRAMAZSINIZ''

''Dershane niye kalkmıyor diye?'' kendisine sorduklarını belirten Özcan, dershanenin hiçbir zaman kalkmadığını, kalkacağı anın, arz ve talebin kesiştiği yer olduğunu ifade etti. Özcan, sözlerini şöyle sürdürdü:''Sen herkese üniversitede yer bulursan hiç kimse dershaneye gitmez. Niye gitsinler ki? Amerika'da, Avrupa'da gidiyorlar mı? Gitmiyorlar. O okulu seçiyor, olmazsa başkasına gidiyor. Muhakkak bir yer var. Bizde yer yok ki... Onun için siz uğraşmayın dershanenin kaldırmasıyla.
Kesinlikle kaldıramazsınız. Matematiksel bir şey bu. Yerin yok, rekabet varsa, yarışma varsa kurs da var. Herkes rekabeti iyi olsun diye kurs alıyor. Gayet mantıksal bir şey.''

"VERİ TABANINI TOPLAYACAĞIZ"

YÖK'ün daha önce veri tabanı olmadığını ve geniş çaplı bir veri tabanı hazırlayacaklarını anlatan Özcan, ''Siz bize 'edebiyat bölümünde, bir hoca başına kaç kişi düşüyor?' diye sorsanız, hemen cevap verecek durumdayız. Biraz daha zaman geçsin daha çok şeyler yapılacak. Veri tabanını toplayacağız. Yayınlayacağız, herekse açık olacak'' diye konuştu.

Üniversitelerin hangi bölümünde kaç öğretim üyesinin çalıştığının bilgisinin mevcut olduğunu ifade eden Özcan, ''Ancak 'Öğretim üyesi ne zaman doçent oldu? Ne zaman yüksek lisan yaptı? Kaç yıldan beri o üniversitede çalışıyor? Kadro bekliyor mu?' gibi bilgilerin olmadığını'' söyledi. Özcan, ''Onları bulmak için epey uğraşıyoruz, bundan sonra uğraşmayacağız'' dedi.

Kontenjanların arttırılmasına ilişkin çalışma, yetiştirilmesi durumunda 15 Mayıs 2008 tarihinde yapılacak YÖK Genel Kurulu gündemine getirilecek.

AA

Alıntı
http://www.sabah.com.tr/
3  Soru Bankası - Soru Vadisi / ÖSS Soru Bankaları / Türkiye’de İklim Soruları (test) : Mayıs 05, 2008, 09:51:52 ÖS
Türkiye’de İklim Soruları

1. Aşağıdakilerden hangisi, Türkiye’de birbirin¬den farklı iklim özelliklerinin görüldüğüne bir kanıt olamaz?

A) Çeşitli tarım ürünlerinin yetiştirilebilmesi.
B) Doğal bitki örtüsünün farklılıklar göstermesi.
C) Turizmmevsiminingüneydedahaerkenbaşlaması.
D) Çeşitli akarsu rejimlerinin görülmesi.
E) Dağınık ve toplu yerleşmelerin görülmesi.
(1990/II)

2. Aşağıdaki rüzgarlardan hangisi estiğinde Güneydoğu Anadolu Bölgesinde sıcaklıklarda artışın yanında tarım ürünlerinin olgunlaşmasında bir hızlanma meydana gelir?

A) Lodos
B) Samyeli
C) Kıble
D) Karayel
E) Hamsin
3.
I. Çok çeşitli tarım ürünlerinin yetiştirilmesi
II. Balıkçılığın Karadeniz bölgesinde daha yaygın olması
III. Çeşitli akarsu rejimlerinin görülmesi
IV. Ege’de deniz etkisinin iç kesimlere ulaşması
Yukarıdakilerden hangisi Türkiye’de çok çeşitli iklim tiplerinin görülmesine bir örnektir?

A) I ve II         B) II ve III          C) III ve IV

D) I ve III             E) II ve IV

4. Aşağıdaki merkezlerden hangisi, don olayının en fazla görüldüğü yerlerden birisidir?

A)İstanbul B) Konya C) Adana

D) Rize E) Kars
 
5.Marmara Bölgesi denizlerle iç içe olmasına rağmen yağış miktarının az olmasının temel nedeni aşağıdakilerden hangisidir?

A) Yer şekillerinin çeşitli olması
B) Yükseltisinin az olması
C) Çeşitli iklim tiplerinin görülmesi
D) Enlem
E) Deniz etkisi

6. Ülkemiz’de kış aylarının çok çetin geçmesinde aşağıdaki basınç merkezlerinden hangisi daha çok etkili olmaktadır?

A) İzlanda A.B.
B) Sibirya Y.B.
C) Basra A.B.
D) Asor A.B.
E) Ekvatoral A.B.

7.Türkiye’de İç kesimlerde yağış miktarının az olmasında aşağıdaki açıklamalardan hangisi daha çok etkilidir?

I. Yükselti
II. Karasallık
III.Denizellik
IV.Dağların uzanış yönü
V. Enlem

A) I B) II C) III

D) IV E) V

8. Türkiye’de yıllık sıcaklık farklarının dağılışı üzerinde;

I. Yükselti
II. Denizellik
III. Bitki örtüsü
IV. Yağış miktarı
gibi faktörlerden hangileri çok daha etkilidir?

A) I ve II B) II ve III C) III ve IV

D) I ve III E) II ve IV

9. Aşağıdaki merkezlerin hangisinde günlük sıcaklık farkı diğerlerine göre daha fazladır?

A) İstanbul B) İzmir C) Ankara

D) Trabzon E) Antalya

10. Ocak Ayı sıcaklık ortalamalarına baktığımızda en yüksek sıcaklıkların Akdeniz Bölgesinde görüldüğü ortaya çıkmaktadır. Bu durumun temel nedeni aşağıdakilerden hangisidir?

A) Yağışların yağmur şeklinde olması
B) Yükseltisinin az olması
C) Daha güneyde yer alması
D) Buharlaşma miktarının az olması
E) Bitki örtüsü

11.
I. Samyeli
II. Poyraz
III. Yıldız
IV. Lodos
V. Karayel
Yukarıdaki rüzgarlardan hangileri estiği zaman estiği bölgelere yağış getirmesi beklenir?

A) I B) II C) III

D) IV E) V
12. Türkiye’nin iç bölgelerinde günlük sıcaklık farkının çok fazla olmasında
I. Karasallık
II. Yükselti
III. Bitki örtüsü
IV. Denizellik

gibi faktörlerden hangileri çok daha etkili olmaktadır ?

A) I ve II B) II ve III C) III ve IV

D) I ve III E) II ve IV

13.Türkiye’de genelde kıyı kesimleri ile iç kesimler arasında iklim özellikleri bakımından büyük farklılıklar görülmektedir. Fakat Ege Bölgesi’nde bu farklılıklar çok daha azdır yada hiç görülmez. Bu durum aşağıdakilerden hangisi ile açıklanabilir?

A) Akıntılar
B) Denizden uzaklık
C) Bitki örtüsü
D) Dağların doğrultusu
E) Yağış miktarı

14.
Trabzon: 11° C
Konya 4 ° C
Yukarıdaki illerde Ocak ayında ölçülen sıcaklıklar belirtilmiştir. Trabzon’un daha kuzeyde yer almasına rağmen sıcaklık değeri neden fazladır?

A) Enlem
B) Karasallık
C) Bitki Örtüsü
D) Yükselti
E) Denizellik

15.
I. Türkiye’nin kuzey kıyılarının güney kıyılarına göre daha soğuk olması,
II. Sıcaklığın batıdan doğuya doğru azalması,
III. Bitki örtüsünün çeşitlilik göstermesi,
IV. Yaz süresinin en uzun sürdüğü kesimlerin Akdeniz Bölgesinin ol¬ması,
Yukarıdaki bilgilerden hangileri Türkiye’de sıcaklığın dağılışında enlemin etkili olduğuna örnek olarak göste¬rilebilir?

A) I ve II B) II ve III C) I ve IV

D) I ve III E) II ve IV

16. Türkiye’de çok çeşitli iklim tipleri görülmektedir. Bunun temel sebebi aşağıdakilerden hangisidir?

A) Ilıman kuşakta yer alması
B) Yer şekillerinin çeşitlilik göstermesi
C) Etrafının denizlerle çevrili olması
D) Ortalama yükseltisinin fazla olması
E) Bitki örtüsünün çeşitlilik göstermesi

17. Türkiye’de donlu günlerin başlama ve bitiş tarihlerine baktığımızda Doğu Anadolu Bölgesinin yılın büyük bir bölümünde donlu geçtiğini görmekteyiz. Bu durumun temel sebebi aşağıdakilerden hangisidir?

A) Denizden uzak kalma
B) Deniz etkisi
C) Karasallık
D) Yükselti
E) Bakı durumu

18. Aşağıdaki merkezlerin hangisinde havanın daha geç ısınıp daha geç soğuması beklenir?

A) Mardin B) Konya C) Elazığ

D) Sinop E) Denizli

19. Kış döneminde Kuzey Anadolu dağlarını aşarak , Doğu Karadeniz kıyılarında havaların ısınmasını, buralarda mikroklima alanlarının oluşmasına zemin hazırlayan rüzgar aşağıdakilerden hangisidir?

A) Siroko
B) Hamsin
C) Fhön
D) Samyeli
E) Etezyen

CEVAP ANAHTARI:

1-E

2-B

3-D

4-E

5-B

6-B

7-B

8-A

9-C

10-C

11-E

12-A

13-D

14-E

15-C

16-B

17-D

18-D

19-C
4  Coğrafyacıyız / Coğrafya Ders Notları / Göçler ve Nedenleri (Sunu) : Nisan 29, 2008, 04:25:34 ÖS



www.cografyaogretmeni.org/dosya.php?id=357

5  Coğrafyacıyız / Coğrafya Ders Notları / Küresel Isınma : Nisan 28, 2008, 09:36:16 ÖS
Küresel Isınma 
Küresel Isınma: Dünya Ölüm Kuşağına Mı Giriyor?
Röportaj: ALİ ÇİMEN

İklimde yaşanan ani değişiklikler, depremlerin, kasırgaların ve benzeri felaketlerin sıklaşması ve etki alanlarını genişletmesi, ‘dünyanın sonu mu geliyor?’ sorusunu akıllara getirmeye başladı. Son olarak Birleşmiş Milletler’in, büyük metropollerde yaşanabilecek afetlerde milyonlarca kişinin ölebileceği uyarısında bulunması ve hemen akabinde Amerikan, İngiliz ve Avustralyalı bilim adamlarının ortak bir raporla dünyanın 10 yıl sonra çevre felaketleri açısından geri dönülemez noktaya geleceğini duyurması, endişeleri arttırdı.

Tüm bu kaos manzarasının faili olaraksa, ‘Küresel Isınma’ gösteriliyor. Olan biteni Alaska Fairbanks Üniversitesi Jeofizik Enstitüsü’nden Prof. Gerd Wendler, Alaska İklim Araştırma Merkezi’nden iklimbilimci Prof. Martha Shulski, Massachusetts Üniversitesi İklim Sistemleri Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Raymond S. Bradley ve Kanada Winnipeg Üniversitesi’nden iklimbilimci Prof. Tim Ball ile konuştuk.

‘Küresel Isınma’yı basit olarak nasıl tanımlıyorsunuz?

Wendler: Gezegenimizdeki ortalama sıcaklığın artması diyebiliriz. Ortak kanaat bu değişime, güneşteki değişikliklerin sebebiyet verdiği şeklinde. Bu arada sıcaklığın sık sık doğal sebeplerden dolayı değiştiğini ekleyelim. Son yüzyıl içinde ise, sıcaklık yarım derece kadar arttı. Bu ısınmaya sera gazlarının (fabrika bacaları ve egzozlardan çıkan gazlar), özellikle karbondioksitin ve su buharının sebep olduğunu düşünüyoruz. Ama doğal döngünün sonucu da olabilir bu. Kutuplardaki artış, tropik bölgelere nazaran daha çok. İklimin değiştiğine dair şüphe yok. Değişiyor. Tartışma, iklimi değiştiren ısınmaya neyin sebep olduğu.

Shulski: Bana kalırsa ‘Küresel Isınma’ yerine, ‘Küresel Değişim’ kavramını kullanır ve bunu da, doğal ve insani zorlamalardan dolayı küresel iklimde yaşanan değişiklik olarak tanımlardım.

Bradley: Sıcaklıktaki artışa volkan patlamaları, güneşin salgıladığı enerjideki değişiklik, insan kaynaklı endüstriyel kirlilik ve sera etkisi yaratan gazlar (başta karbondioksit olmak üzere, metan ve diazot monoksit) sebep oluyor. Tüm bunları dikkatli bir şekilde incelediğimizde, son yüzyıldaki artışa, özellikle güneş tarafından salgılanan enerji ve sera etkisi yaratan gazların artışının neden olduğunu görebiliyoruz.

Ball: Peşinen söyleyim, Küresel Isınma’ya kesinlikle inanmıyorum! İklim değişimleri normaldir ve insanların zannettiğinden daha kısa sürede de olabilir. Düşünün daha 22 bin yıl kadar önce Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Asya’nın bazı bölgeleri buzlar altındaydı. Evet dünya son 300 yılda ısındı; ama bunun sebebi karbondioksit miktarının artışı değil, bizzat Güneş’te meydana gelen değişiklikler. Mesela sıcaklığın zirve yaptığı 1940’tan bu yana ortalama ısı düşüyor. Son iki yılda rekor derecede soğukluk tespit edildi. Ama medya ve ‘Küresel Isınma Taraftarları’, sadece ısınmaya odaklandığı için bunlardan bahsedilmiyor. Isınmayla ilgili tüm bilgisayar modelleri yanlış çıkmasına rağmen, gündemde kalmayı başarıyorlar. İklim değişikliğinin baş sorumlusu Güneş olmasına rağmen, çoğunluk, karbondioksit miktarından başka bir şey konuşmuyor. Oysa, karbondioksit, sera etkisi yaratan gazların yüzde 3’ünü teşkil ediyor. Kalanın büyük bir çoğunluğu ise, su buharı. Bu şuna benziyor. Benim arabam çalışmıyor; ama ben kabahati motora değil de kaportaya buluyorum!

Küresel Isınma, iddia edildiği gibi büyük bir tehlike ise, dünyamız bundan nasıl etkilenecek?

Wendler: İklim bölgeleri değişebilir. Bunun belirli ülkeler için daha büyük etkileri olacaktır. Sözgelimi Sahra Çölü’nü barındıran tropik iklim bölgesindeki bir hareket, Kuzey Afrika ülkelerini olduğu gibi Türkiye’yi de etkileyecektir. Aynı zamanda bitki örtüsünün sağlam olduğu bölgeler de değişecek, ağaçlar daha hızlı büyüyecektir. Uzun vadede deniz seviyesinde artış da gözlenebilir.

Shulski: Geçimini tarıma dayalı bir bölge ya da ülke, sıcaklık ve yağış miktarının, yaşam koşullarını değiştirecek şekilde artmasıyla, ekonomik zorluk yaşayabilir. Diğer bir korkum da, taraflı bilime göre politikalar üretilmesi tehdidinin bulunması. Korkarım ki bazı bilimadamları, çalışmalarına fon bulmak, dikkat çekmek ya da diğer sebeplerden dolayı, olmaları gerektiği kadar tarafsız değil.

Bradley: Burada sıklıkla göz ardı edilen bir nokta var. Isınma, iklimde yaşanan değişimin sadece bir boyutu. Oysa yağmur dağılımı, fırtınalar ve şiddetli rüzgar da var. Sonuç olarak küresel ısınma, tüm iklim sisteminde yaşanan değişimlerin bir yan etkisi. Ama insanları asıl endişelendiren, sera etkisi yaratan gaz yoğunluğundaki değişim oranı. Şu an, belki de milyonlarca yıl boyunca görülenden daha yüksek bir karbondioksit oranına ulaşmış durumdayız. Ve bu, son yüz ellli yılda meydana geldi. Geçmişte buna benzer bir şey olmadığı için sonuçlarının da ne olacağını bilmiyoruz. Sadece bilgisayar modelleri kullanabiliyoruz. Eksiklikleri var evet; ama yine de bu modeller bize, gelecekte, normal iklim alışkanlıklarının bozulacağını söylüyor.

Ball: Burada da yanlış bilgilendirme var. Daha otuz yıl öncesine kadar yeni bir buzul çağına yaklaştığımız söyleniyordu. Daha çok gazete satmak, dikkat çekmek ve araştırmalarına fon almak isteyenler, abartıyor. Otuz yıl önce donacağız diyenler, şimdi de ‘ısınıyoruz!’ diyorlar. Sözgelimi kutup bölgelerindeki buzulların eriyeceğini, denizin taşacağını ve bazı yerlerin sular altında kalacağını söylüyorlar. Oysa eriyen buz kapladığı alanı doldurur, suyu taşırmaz. Bir bardağın içine bir buz parçası atın ve suyla doldurun, bakın bakalım taşacak mı?

Küresel Isınma’dan kaynaklanan tehditlerle ne zaman yüz yüze gelmeye başlayacağız?

Wendler: Az önce söylediğim gibi, geçtiğimiz yüzyılda sıcaklık artışı olmuştu. Aynı zamanda deniz seviyesinde yıllık olarak 1.5-2.5 milimetre kadar artış oluyor. Ama tüm bunların insanlardan mı yoksa doğal değişkenlikten mi kaynaklandığı hususunda bilim dünyasında bir mutabakata ulaşabilmiş değiliz. Shulski: Evet, şu an bile büyük kasırgalar, Küresel Isınma kaynaklı olsun ya da olmasın, büyük faturalar çıkartıyor önümüze. Küresel ölçekte, ortalama sıcaklıktaki değişim kendini hemen hissettirmeyebilir. Ama aşırı uçlardaki değişimin etkileri kısa vadede kendini gösterecek.

Bradley: Birçok yerde hissetmeye başladık zaten. Yüksek enlemlerde, kutup bölgelerinde erimeler oluyor, buzullar çözülüyor, yağmur dağılımları değişiyor, bitki örtüsünde ve hatta canlı türlerinde bile değişiklikler gözlemleniyor.

Ball: Bazı meslektaşlarıma kalırsa, çoktan başlamışız! Ama olan bitenler iklim kalıpları içerisinde normal. 1900 yılında da Teksas’ta kasırga oluyordu ve binlerce kişi ölüyordu. Ben tam zıt açıdan bakarak, küresel soğuma olduğunu iddia ediyorum! Kanada ve Avustralya en soğuk kışlarını yaşıyor. Kar yağmayan yerlerde kar yağıyor.

İnsanlık Küresel Isınma’nın yıkıcı etkilerinden sakınmak için ne yapmalı?

Wendler: Sera etkisi yaratan gazların atmosfere salınmasını azaltmak iyi bir adım olabilir. Bunun için de petrol, gaz ve kömür gibi fosil yakıtlarından, yenilebilir enerji olarak isimlendirdiğimiz rüzgar ve güneş enerjisiyle, nükleer enerjiye geçiş yapılması gerekiyor. Tabii bu, tüm enerji üretiminde yapısal bir değişiklik gerektiriyor.

Shulski: Sıcaklık eğilimi ne olursa olsun, kaynak bilincine göre yaşamak; hükümet çapında, kişisel ve küresel çapta yapacağımız en akıllıca iş olacaktır. Ama burda da iki soru ortaya çıkıyor. Birincisi, insanların yaşam standartlarını nasıl değiştirteceğiz; ikincisi, bunu, gelişmiş ülkelerdeki ekonomik üretkenliği sürdürürken ve de gelişmekte olanlardakini engellemeden nasıl yapacağız.

Bradley: Bugünkü sera gazı üretimini azaltmak, daha uzun bir süre atmosferdeki toplam karbondioksit miktarını azaltmayacaktır. Sistemin kendisini toplaması uzun sürer. O yüzden hemen harekete geçmeliyiz.

Ball: Öncelikle ‘yıkıcı’ söylemini bırakıp, gerçekleri söyleyelim. Küresel Isınma hakkında kopan gürültü, toplu histeriden başka bir şey değil. Korkunun sömürülmesi her zaman kolay ve kazançlı bir oyun. Ne yazık ki bazı politikacılar da bu işe dahil oluyorlar. Çevresel faktörleri kontrol altına almak için ortaya atılan Kyoto’ Protokolü’ mesela. Tabii ki kontrol altına almalıyız; ama paranızı yanlış teşhislere harcarsanız, bunu nasıl yapacaksınız?

Küresel Isınma’ya özellikle kim ve ne sebebiyet veriyor?

Wendler: Dediğim gibi, fail hakkında bir mutabakat yok. Amerika, dünyadaki en büyük enerji tüketicisi. Ortalama bir Amerikan vatandaşı, dünyadaki diğer vatandaşlardan 10 kat daha fazla enerji tüketiyor. Bununla birlikte, yaşam standardı, enerji tüketimiyle yakından alakalı. Özellikle Çin ve Hindistan gibi üçüncü dünya ülkelerinin de gelişmesiyle bu tüketim daha da artacak. Bir yandan nüfus da artıyor, bu da tüketimi arttıracak. Söz gelimi Fransa, nükleer enerji üretiminde bir adım attı. Enerjisinin yüzde 70’ini bu şekilde üretiyor. Dolayısıyla atmosfere karbondioksit salmıyor. Ama bu kez de, başka sorunlar getiren nükleer atık üretimi söz konusu oluyor.

Ball: Daha önce de söyledim. Karbondioksit miktarından söz edenler, su buharından ve baş fail Güneş’ten hiç bahsetmiyorlar. Şu an ve geçmişte yaşanan iklim değişikliklerinin baş sorumlusudur Güneş. İlginç bir örnek vereceğim. Ders kitapları, dünyanın güneş etrafındaki yörüngesinin sabit ve elips şeklinde olduğunu söyler. Oysa yanlış. Jupiter’in çekim gücünden dolayı elips ile daire arasında gidip gelir. Bu ne demektir? Her yıl yörünge farklıdır ve sıcaklık da buna göre değişir! Bu gerçeği neredeyse 150 yıldır biliyoruz; ama okullarda basmakalıp bilgiyi vermeye devam ediyoruz. Bu örnek bile, mevcut tartışmaların ne kadar tek taraflı olduğunu gösteriyor.

Medyada Küresel Isınma nasıl yer buluyor? Abartılıyor mu, yoksa görmezden mi geliniyor?

Shulski: Bence yeteri kadar yer veriliyor; ama dediğiniz gibi, bu daha çok, ‘dünyanın sonu’ temalı içerikle, aşırılığa kaçarak yapılıyor. Bu hem kişisel korkulardan hem de medya jargonunda felaketin prim yapmasından kaynaklanıyor. En basitinden o korkunç iklim değişikliğinin birkaç hafta içerisinde gerçekleştiği Hollywood bombası ‘Day After Tomorrow’ (Yarından Sonra) filmini ele alalım. Sizce, ortalama küresel sıcaklıktaki 1 derecelik artışın 100 yılda gerçekleştiğini işleyen gerçekçi bir film, bu kadar iş yapar mıydı?

Bradley: Medyada genel bir eğilim var. ‘Dengeli’ bir bakış açısı sunmaya çalışıyorlar. Belki siz de yapacaksınız. Sorun üzerinde çalışan bir bilimadamının görüşlerini alırken, aynı zamanda ona karşı olan birini bulmak zorunda da hissediyorlar kendilerini. Ama bu, ‘hem öyle hem böyle’ meselesi değil. Bu konuda kafa yoran bilim adamlarının çoğuna göre bu, ciddi bir tehdit. İnsanların neden olduğu sera gazları azaltılmazsa, gelecekteki iklim koşulları kesinlikle değişecek. Tabii ki arada çıkacak ‘alternatif’ görüşler, petrol, kömür ve gaz lobicilerinin işine gelecektir. Bu, şuna benziyor. Uzay mekiği ile ilgili bir haber yapıyorsunuz; ardından da, konuyla ilgili olarak ‘Dünya’nın Düz Olduğuna İnananlar Örgütü’nden görüş alıyorsunuz!

Ball: Fazlasıyla yer veriliyor; ama hayali tehditlere; bilimsel verilere değil! Bilimden anlayan ve sadece tehlikelere değil, meseleye bir bütün olarak yaklaşan medya elemanlarına ihtiyaç var. Batılı gözüyle dünyaya bakılarak, iklimlerin uzun bir zaman diliminde ve kademeli olarak değiştiği fikri yayılıyor. Oysa değişim, kısa zamanda ve sarsıcı şekilde de olabiliyor. Ne yazık ki bilgi çağında değil, ‘yanlış bilgilendirme’ çağında yaşıyoruz.

Küresel Isınma kıyameti hatırlatıyor

Güneşten gelen ışınlar atmosferi geçerek yeryüzünü ısıtır. Atmosferdeki gazlar yeryüzündeki ısının bir kısmını tutar ve ısı kaybına engel olurlar. Tıpkı seradaki gibi günes ışınlarının içeri girmesine izin verip, ısının dışarı çıkmasını engelledikleri için bunlara 'sera gazları' denir. (Karbondioksit, havada en çok ısı tutma özelliği olan gazdır.) Bu ısı dengesinin sağlanmasıyla suların sıcaklığı dengede kalır, nehirlerin ve okyanusların donması engellenmiş olur. Bu şekilde oluşan, atmosferin ısıtma ve yalıtma etkisine sera etkisi denir. Son yıllarda atmosferdeki karbondioksit miktarı, sanayi atıkları ve hava kirlenmesine bağlı olarak hızla artıyor. Karbondioksit ve ısıyı tutan diğer gazların miktarındaki artış, atmosferin ısısının yükselmesine sebep oluyor. Bu da küresel ısınma olarak ifade ediliyor. Bu durumun, buzulların erimesi ve okyanusların yükselmesi gibi ciddi sonuçlar doğuracak iklim değişmelerine yol açmasından korkuluyor.


Alıntı: http://www.zaman.com.tr
 
 
6  Eğitim Vadisi Tarih / Osmanlı Tarihi Ders Notları / Osmanlıca : Nisan 28, 2008, 09:29:05 ÖS
Osmanlıca
Tanım

13-20. yüzyıllar arasında Anadolu’da ve Osmanlı Devleti’nin hüküm sürdüğü yerlerde yaygın olarak kullanılmış olan, özellikle 15. yüzyıldan sonra Arapça ve Farsçanın etkisinde kalan Türk yazın dili. Osmanlı Türkçesi ya da eski yazı olarak da bilinen Osmanlıca Arapça, Farsça ve Türkçenin karışımıdır ve Arap alfabesiyle yazılır.

Tarihçe

Osmanlıca terimi Tazminat Dönemi (1839-1876) aydınlarınca ortaya atılmıştır. Daha önceleri Türk lehçelerinin hepsine Türki (Türkçe) ya da lisan-ı Türki (Türk dili) deniyordu. 19. yüzyılda artan milliyetçilik hareketlerine karşılık, Osmanlı Devleti’nin siyasal bütünlüğünü korumak amacıyla yeni bir milliyetçilikle ortaya çıkan Tanzimat aydınları, millet-i Osmaniye (Osmanlı milleti) kavramını geliştirdiler. Osmanlı toprakları üzerinde konuşulup yazılan Türkçe'ye de Osmani (Osmanlıca) ya da lisan-ı Osmani (Osmanlı dili) adını verdiler.
Türkler tarih boyunca farklı din ve kültürlerle bir arada yaşadıkları için farklı alfabeler kullanmışlardır. 5. yüzyıldan 20. yüzyıla değin yakın ilişki içinde bulundukları kültürlerin etkisiyle Göktürk, Uygur, Sogd, Çin, Tibet, Nasturi-Süryani, Mani, Brahmi, Peçenek, Kuman, Yunan, İbrani, Slav, Arap ve Latin alfabeleri değişik dönemlerde kullanılmıştır. Bunlar arasında Türklerin büyük bölümü tarafından en uzun süre (11. yüzyıldan 20. yüzyıla değin) kullanılanı Arap alfabesidir.

Tarihsel gelişimi açısından Osmanlıca üç döneme ayrılır:

1. Eski Osmanlıca ya da Eski Anadolu Türkçesi: (13-15. yüzyıllar arası)
2. Orta Osmanlıca ya da Klasik Osmanlıca: (16-19. yüzyıllar arası)
3. Yeni Osmanlıca (19. yüzyıl-20. yüzyılın başları)

1. Eski Osmanlıca (Eski Anadolu Türkçe'si):

Türklerin büyük bölümü 10. yüzyıla değin Uygur harflerini kullanıyordu. İslamiyetin kabul edilmesinin ardından, Arap kültürünün etkisiyle Arap harfleri kullanılmaya başladı. 15. yüzyıla değin dilde Arapça ve Farsça sözcük ve tamlamalar azdı. Öte yandan 15. yüzyılda İstanbul’da başlayan saray yaşamı Arap, İranlı sanat ve bilim çevrelerini kendisine çekti; ürkçenin yanı sıra, Arapça ve Farsça yüksek sınıf ve aydınlarca kabul görmeye başladı. Bu yabancı öğeler 15. yüzyıldan sonra özellikle nazımda arttı.

2. Orta Osmanlıca (Klasik Osmanlıca):

16. yüzyıldan başlayarak Arapça ve Farsça yalnızca sözcük kullanımı olarak değil, dilbilgisi açısından da Türkçe'yi etkilemeye başladı. 19. yüzyıla değin süren bu dönemde Arapça ve Farsça tamlamalar yalnızca isim soylu sözcüklere değil fiillere de girdi. Kökü yabancı bileşik sözcükler oluşturuldu, düzyazı dilinde kısa ve yalın tümcelerin yerini bağlaçlarla uzatılmış yabancı öğelerle dolu tümceler aldı. Dönemin sanatçıları Eski Osmanlıca'da kullanılan görece yalın Türkçe yerine Arapça ve Farsça'daki ustalıklarını gösterme yolunu seçtiler.

3. Yeni Osmanlıca:

19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde matbaanın kurulması, çeşitli konularda gazete ve dergilerin yayımlanması ve Batı kültürüne açılma çabaları düzyazıda etkisini gösterdi. Halkın anlayabileceği bir dille yazma girişimiyle dönemin yazar ve yayıncıları daha yalın bir dil kullanmaya başladılar. Yazıda ilk kez noktalama işaretleri kullanılırken, edebiyatta Batı etkisiyle roman, hikaye gibi yeni türlere ilgi arttı. Türkçe kavramı üzerinde durularak dilbilgisi kitapları ve sözlükler yayımlanmaya başladı. Öte yandan Batı’dan alınan yeni kavramları (Batılılaşma, milliyetçilik, Osmanlıcılık vs.) karşılayacak Türkçe sözcüklerin olmaması sebebiyle yeniden Arapça ve Farsça sözcüklerle tamlamalara başvuruldu. Arapça ve Farsça sözcük köklerinden yeni sözcükler türetildi. Bu dönemin sonunda özellikle şiirde ağdalı bir dil kullanılmasına (Edebiyat-ı Cedide, Fecr-i Âti) ve yabancı sözcüklere yer verilmesine karşın, dilde yabancı öğelerden arındırma çabaları devam etti. Bu süreç 1928’deki Harf Devrimi’nden sonra daha da hızlandı
 

Kaynak: www.ottomanlanguage.com
7  Eğitim Vadisi Tarih / Osmanlı Tarihi Ders Notları / Belgrad Ormanı : Nisan 28, 2008, 09:28:02 ÖS
Belgrad Ormanı  
Belgrad Ormanı
İsmini Kanuni Sultan Süleyman'ın Sırbistan seferinden sonra alan Belgrad Ormanı, Osmanlı döneminde şehrin su ihtiyacının önemli bir bölümünü karşıladığı için koruma altına alınmıştı. Bir zamanlar 13 bin hektarlık bir alana yayılan Belgrad Ormanı'nı, Skylife'ın Eylül sayısında yayınlandı.

Koskoca Belgrad'ın gelip İstanbul'un ortasına konması bizzat Muhteşem Süleyman'ın (Kanuni) işi. Kanuni, 1521 yılında Sırbistan seferinden bir çok Sırp esirle birlikte döner. Bizans zamanından kalan köylerin canlandırılması ve yeni köyler kurulması uygulamasına paralel olarak esirler, eski Ayvat Köyü yakınına, orman içine iskan edilir. Bu yerleşime ‘‘Belgrad Köyü' adı verilir. Zamanla orman da aynı isimle anılmaya başlar.

Orman o zamanlar, yaklaşık 13 bin hektara varan yüzölçümüyle oldukça büyük bir alanı kaplıyormuş. Bugün artık İstanbul'un dışı olmaktan çıkan bir mesafede, böylesine heybetli ağaçların ördüğü bir ormanla buluşabilmek, bir çoğumuz için şaşırtıcı bir sürpriz olarak gözükmekte. Oysa asıl şaşırtıcı olan, 1980'lerde basılan ansiklopedilerin bile, ormanın yerini tarif ederken ‘‘İstanbul'a 20 kilometre mesafede’’ olduğundan bahsetmesi. Bu duruma en çok şaşıranlar ise, ormanın hemen bittiği yerde, 30-35 katlı gökdelenleri kendisine komşu bulan o heybetli ağaçlar olduğunu zannediyorum.

Su bentlerinin önemi

Öte yandan, ormanın korunmasına yönelik ilk çalışmalara da yine Kanuni Sultan Süleyman zamanında rastlıyoruz. Ancak bu çabalar herhangi bir ormanlık alanı korumaktan biraz daha farklı. Çünkü o zamanlarda Belgrad Ormanı İstanbul için, şehrin su ihtiyacını karşılamak gibi stratejik bir önem taşıyor. Su, daha ormana gelmeden, şehrin birçok arterine yol alan tarihi su kemerleri ile varlığını hissettiriyor. Ormandaki su tabanı çeşitli dereler ve kaynak sularıyla besleniyor. Belgrad Ormanı, Osmanlı zamanında şehrin belki de en önemli su deposu konumunda. 1719'da Büyük Bent, 1722'de Topuzlu Bent'in yapımıyla önemi daha da artıyor. Bu ikisine ek olarak, yaklaşık zamanlarda inşa edilen Valide Bendi, II. Mahmut Bendi, Kömürcü Bendi, Kirazlı ve Karanlık Bentleri günümüzde de kullanılabilir durumda. Ancak günümüz şartlarında ne bu bentlerin ne de ormanın, su üretimi konusunda şehir için hayati* bir önemi kalmamış. Çünkü buradan bir yılda sağlanan su, bugünün metropolünün yalnızca iki-üç günlük su tüketimine karşılık geliyor.

Ormanın 16. yüzyılda kazandığı koruma statüsü, tarihimizde pek az yere nasip olan bir şansla Cumhuriyet dönemine kadar devam eder. Hatta, 1894 yılında çıkarılan bir ‘‘irade-i seniye’’ ile ormana ismini veren ‘‘Belgrad Köyü’’ yarattığı çevre kirliliği yüzünden kaldırılır ve her ne sebeple olursa olsun ağaç kesimi yasaklanır. Belgrad Ormanı'nı bir mesire yeri olarak ilk kullanmaya başlayanlar ise özellikle Fransız ve Ermeniler'in başını çektiği azınlıklardır. Yaz sıcaklarının bastırıp Beyoğlu'nun (Pera) bulaşıcı hastalıklarla cebelleşmeye başladıgğı dönemde, elçiliklere bağlı birçok yabancı, Karadeniz rüzga*rlarına açık, bu bol ağaçlıklı sayfiyeye akın eder. Yaşayan en büyük botanikçilerimizden Faik yaltırık, İstanbul Ansiklopedisi'nde, zamanın İstanbul'unda Türkler için Kağıthane ne ise, Belgrad köyü'nün de yabancılar için aynı şey olduğunu söyler. İstanbul'un sayfiye defterinde Kağıthane sayfaları çoktan tükendi. Ulaşım vasıtaları gelişti, yollar güzelleşti. Geçmişin tüm piyade ve süvarileri motorize birlik haline gelince çıkartmalar Belgrad Ormanı'na yapılmaya başlandı.

1956 yılında Neşet suyu ve bentler mıntıkasında kurulmaya başlanan piknik alanlarının sayısı bugün yediye ulaşmış durumda.

Dörtte üçü meşelik

Haftasonu misafirlerine evsahipliği yapan fedakar orman eşrafından da bahsetmek lazım elbette. Yine Faik yaltırık hocadan edindiğimiz bilgilere göre, Belgrad Ormanı, kışın yaprak döken çok sayıda ağaç ve bitki türünün oluşturduğu ‘‘yapraklı’’ adı verilen bir orman türü. Mevcut ağaçlar arasında sayı olarak ilk sırayı toplum popülasyonun dörtte üçünü oluşturan meşeler alıyor. Sapsız meşe, Macar meşesi ve saplı meşe olmak üzere toplam üç çeşit meşe var. Meşelerden sonra en çok bulunan üç ağaç türü, doğu kayını, adi gürgen ve Anadolu kestanesi. Ormanda tam 71 çeşit kuş ve 18 memeli hayvan türü yaşıyor. Avlanma yasagğının getirdiği koruyucu önlemler sayesinde yaban hayatı oldukça zengin kalabilmiş. Rekreasyon alanlarının biraz dışına çıkıp kulağınızı ormanın sesine vermeniz belki de hiç fark etmediğiniz birçok sesi size ulaştıracaktır. Çalıların içinden yavaşça süzülürken kuru bir dala basarak kendini ele veren bir gelincik; can havliyle sıçrayan kurbağanın peşinden aynı hızla ilerleyen, hatta ayaklarınızın ucundan geçerken sizi bile umursamayan yılan; tenha yerlerde ve özellikle geç saatlerde dolaşan tilki ya da kurtlar; gözden uzak çöplüklere burnunu sokan yaban domuzları; ormanın iç bölgelerinde koşan birçok arkadaşımızın uzaktan gördüklerini söylediği geyikler... Kısacası hiç de azımsanamayacak bir çeşitlilik.

Sağlıklı yaşam parkuru, mangal dumanlarının tüttüğü, insanların serin ve lezzetli suyu için beyaz qplastik bidonlarıyla çeşme başında uzun kuyruklar oluşturduğu Neşet Suyu'ndan başlıyor. Büyük Bent'in etrafında dolanarak devam eden bu parkur 6.5 kilometre sonra yine aynı yerde sona eriyor. Parkurda toplam 17 egzersiz programını yine bu istasyonlarda bulmak mümkün. Ancak öyle sanıyorum ki, uygun egzersizi seçmek kadar, doğru spor arkadaşlarını da seçmek gerekiyor. Aylar sonra ormana gidip damarlarında akan kana güvenerek arkadaşlarına uyan ve 18 kulometre koşan bu satırların yazarı, zedelenen sol ayak tandonu nedeniyle şu anda evde oturuyor.

 
8  Eğitim Vadisi Tarih / Osmanlı Tarihi Ders Notları / Osmanlı Devleti'nde Arşivcilik : Nisan 28, 2008, 09:26:57 ÖS
Osmanlı Devleti'nde Arşivcilik 
Osmanlı Devleti'nde Arşivcilik
I- Türk devletlerinde defter tutma(arşiv) geleneği

Türk idare ve kültür hayatında arşivlerin tarihi, Orta Asya Türklüğü’ne kadar uzanmaktadır. Ortaçağların medeni milletlerinden biri olan Uygur Türkleri(745-840)’nin şehirlerinde; zengin kütüphaneler, resmi daireler, noterler, gümrük teşkilatı, mahkemeler ve resmi yazışmaların saklandığı arşivler vardı. Bu hususun doğruluğu, Uygur-Türk şehirlerinde yapılan kazı ve araştırmalar neticesinde gün ışığına çıkmıştır[1].

Türkler’in İslamiyet’i kabulünden sonra, defter tutma geleneği, yazılı kağıda saygı gösterilmesi inancı ile birleşerek daha da kuvvetlenmiş, devlet işlerine ait yazılı vesikaların tamamı titizlikle muhafaza edilmeye başlanmıştır. Bu tesir, Selçuklular’da ve diğer Müslüman Türk devletlerinde açıkça kendisini göstermiştir[2]. Kaşgar topraklarında devlet kuran Karahanlılar’ın Türkçe yarlığlar, siciller, defterler yazdıkları bilinmektedir. İlk dönemlerde Türkler, defter yerine “koçan, kütük, biti” tabirlerini kullanmışlardır[3].

İlhanlılar’ın önemli idari mekanizmalarından Defterdârî-i Memâlik’in idaresi altında “kanûn-ı vilâyet” denilen bütün vilâyetlere ait defterlerin saklandığı Defterhâne Dairesi bulunmaktaydı. Moğollar’ın hazinede sakladıkları defterlerin yazı ve tespit şeklini Uygur Türkleri’nden öğrendikleri ortaya konulmuştur. Anadolu Selçukluları’nda da zengin kütüphaneler ve resmi yazışmaların saklandığı arşivler bulunduğu bilinmektedir[4]. Anadolu Selçukluları’nda Dîvân-ı A‘lâ adıyla dîvân muamelatına ait kayıtların tutulduğu defterler vardı. Bunlar, Osmanlılar’ın Defterhâne-i Âmire’de muhafaza ettikleri malî ve arazi kayıtlarını ihtiva eden tapu tahrir defterleri cinsinden defterlerdi[5].

II- Osmanlı Devleti’nde arşivcilik

Orta, Yakındoğu, Balkan ve Akdeniz coğrafyasında uzun bir süre devlet olma vasfını devam ettirmiş olan Osmanlı İmparatorluğu’nda daha ilk devirlerden itibaren arşiv fikrinin mevcut olduğu, bu güne kadar muhafaza edilmiş milyonlarca arşiv vesikasının mevcudiyeti ile sabittir[6]. Devlete ait belgelerin bütünü, önem derecesine bakılmaksızın sandık ve torbalar içinde titizlikle muhafaza ediliyordu[7]. Devletin önemli hazinelerinden biri “Maliye Defterleri Hazinesi” ve “Defterhane Hazinesi” idi. Çok değerli kayıtlar ve belgeler bu hazinelerde saklanıyordu. Zaman zaman devlet kayıtlarının iyi korunması için emirler de veriliyor[8], bu kayıtlar yine devlet eli ile tespit edilerek düzenleniyor ve muhafaza altında tutuluyordu[9].

Devletin ilk başkenti olan Bursa’daki arşiv, Timur istilası esnasında yok edilmişti. Dolayısıyla Fatih’e kadar olan döneme ait birkaç ferman, vakfiye, mülkname dışında fazla vesika bulunmamaktadır. İstanbul’un fethinden sonra, ilk defa evrak mahzeni olarak Yedikule’nin kullanıldığı bilinmektedir. Fatih devrinden Kanuni zamanına kadar geçen bir asırlık dönem içinde Osmanlı Arşivi’ne intikal eden belge ve defter azdır. Bu dönem hakkında bilgi alınabilecek arşiv malzemesi birkaç yüz defterden ibarettir.

Kanuni(1520-1566) döneminden günümüze ulaşan defter serilerinden anlaşıldığına göre, Osmanlı bürokrasisi, bugün arşivcilikte kullanılan dosyalama usulüne mukabil, defter usulünü esas kabul etmiştir. Mevcut defterlerden, Divanlar vasıtasıyla alınan kararların Mühimme, Maliye, Ruus, Tahvil, Kayd-ı Divan, gibi defterlere kaydolunduğu anlaşılmaktadır. Ancak alt birimlere ait neticeye takaddüm eden muameleli evrak, müsveddelerine varıncaya kadar aylık torbalara konur, bir yıl içinde biriken evrak bu torbaların üzerine daire adı ve yılı yazılı olduğu halde, çoğu zaman deri kaplı sağlam sandıklara konularak gerektiğinde müracaat edilmek üzere evrak mahzenlerine kaldırılırdı.

Osmanlı Devleti’nde Bâb-ı Âsafi, Bâb-ı Defterî ve Dîvân-ı Hümâyûn adı altında devlet müesseselerinin temelini oluşturan üç önemli kuruluştan biri olan Dîvân-ı Hümâyûn’a ve ordu dîvânlarına ait defterler, Sultan III. Ahmed’den sonra, padişahların tamamen İstanbul’a yerleşmeleriyle daha önce inşa edilmiş olan Topkapı Sarayı’nın bazı bölümlerine taşındı. Yedikule’deki arşivler ise Atmeydanı’na, oradan da Topkapı Sarayı’nın inşasını müteakip, Hazîne-i Âmire ve Enderûn-ı Hümâyûn’a nakledildi[10]. Devletin temel kuruluşlarından Bâb-ı Defterî’ye bağlı Defterhâne Hazinesi ise, Dîvân-ı Hümâyûn toplantılarının düzenli olarak yapıldığı zamanlarda Topkapı Sarayı’nın Kubbealtı Dairesi yanında bulunuyordu. Divan toplantıları önemini kaybedince, bu hazine Topkapı Sarayı’nın birinci kapısındaki Bâb-ı Hümâyûn’un üst kısmına, daha sonra Sultanahmed’de “Saray-ı Atîk” denilen mahzene ve Bâb-ı Âlî’ye yakın Tomruk Dairesi’ne taşındı. Sarayın bir kısım evrakı, Kubbealtı’nın bitişiğinde “Dış Hazine” binasına toplanmıştı. Maliye belgeleri ise, Sultanahmed’de Eski Çadır Mehterleri kışlasında saklanmıştı[11].

Bu durum Dîvân-ı Hümâyûn toplantılarının Bâb-ı Âlî’de yapılmaya başlanması ve orada bir arşiv binası “Mahzen-i Evrâk” inşa edilmesine kadar sürdü. Bu arada Tanzimat öncesi merkezi devlet dairelerinin önemlilerinden olan Bâb-ı Seraskerî arşivinin 1826’dan sonra bu günkü İstanbul Üniversitesi merkez binasında muhafaza edilmeye başlandı. Daha sonra Harbiye Nezareti adını alan bu kuruluşun evrakından çok azı günümüzde Osmanlı Arşivi’ne devredilmiş, esas evrakı ise Genelkurmay arşivlerine nakledilmiştir. Yine önemli devlet dairelerinden Bâb-ı Meşîhat’ın evrakının da bu günkü İstanbul Müftülüğü Şeriyye Sicilleri Arşivi’nde tutulduğu anlaşılmaktadır[12].

Devlet merkezinde arşivleme adına bu işlemler yapılırken, taşrada da beylerbeyi ve kadıların bağlı oldukları arşivcilik talimatları vardı. Belgelerin saklanması ve korunması yönündeki arşivcilik anlayışı, taşrada da geçerli idi. Taşrada bulunan görevlilerin karar ve işlemlerini defterlere kaydetmeleri ve bu defterleri muhafaza etmeleri gerekiyordu. Nitekim Kanuni Sultan Süleyman devrinde Rumeli beylerbeyi Mehmed Paşa’ya gönderilen 943/1536 tarihli femanda “ bu hükm-i şerifim sûretini defterde kayd eyleyüb, kendüsün dahi ayniyle defter sanduklarında hıfz edüb dâimâ mazmûn-ı şerîf ile amel eyleyesin”. İfadesi ile defter sandıklarından bahsedilmiştir. Bu defterlerin saklandığı beylerbeyi arşivlerinden, Osmanlı arşivlerine vesika intikal etmemiştir. Ancak bazı eski eyalet merkezlerinde hâlâ Osmanlı dönemi vesikalarına rastlanmaktadır. Tabii ki bunların büyük bir kısmı tahrip olmuş, kaybolmuş, çalınmış ya da yangınlar sebebi ile yok olmuşlardır[13].

III- Osmanlı arşivlerinin Türk ve dünya tarihi bakımından önemi

Osmanlı Devleti, 14. asırdan 20. asrın başlarına kadar 600 küsur yıl yaşamış ve Asya, Avrupa ve Afrika’nın önemli bir kısmına yayılmış bir devletti. Bugün onun mirası üzerinde otuzu aşkın devlet hüküm sürmektedir. Bu devletlerin en az 500 yıllık tarihlerinin ana kaynakları Osmanlı Devleti arşivlerinde bulunmaktadır. Bu arşivlerin Akdeniz ve Avrupa ülkeleri tarihi için birinci derecede önemli arşivler olduğu kabul edilmektedir. Bilhassa sosyal, iktisadi, idari, nüfus ve benzeri konulardaki araştırmaların önem kazandığı çağımızda bu arşivler, oldukça zengin tarih kaynaklarını muhafaza etmektedirler. Bu belgelerden Osmanlı Devleti’nin siyasi, iktisadi, içtimai ve benzeri konulardaki portresini çıkarmak mümkündür. Adı geçen bölge ülkelerinden özellikle Ortadoğu Müslüman ülkelerinde ve Balkan devletlerinde Osmanlı dönemine ait vesikalar bulunmakla beraber, bunların asıl kaynakları Osmanlı arşivlerinde bulunmaktadır. Arşiv belgelerinin asıllarına ve yeteri kadarına ulaşmadan kamil bir araştırma yapmak mümkün olmadığından diğer bölgelerdeki Osmanlı dönemine ait belgeler de Türkiye’deki Osmanlı arşivleri ile birlikte ele alındığında daha bir önem kazanmaktadır. Bu bakımdan, Osmanlı arşivlerini incelemeden adı geçen ülkelerdeki devletlerin tarihlerini tam anlamı ile yazabilmek mümkün değildir[14].

Türkiye içindeki Osmanlı arşivleri, muhtelif devlet daireleri, özel kuruluşlar ve az da olsa şahısların elinde bulunmaktadır. Bunlardan bir kaçı daha hacimlidir ve daha önemlidirler. İstanbul Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü Arşivi, İstanbul Deniz Arşivi, Mülga Maarif Nezareti Arşivi, İstanbul Su ve kanalizasyon İdaresi(İSKİ) Arşivi Ankara Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Kuyud-ı Kadime Arşivi, Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi, Dışişleri Bakanlığı Hazine-i Evrakı, Mülga Maliye Nezareti Arşivi, Osmanlı Askerî Arşivleri, Harp Tarihi Dairesi Arşivi, Mülga Sıhhiye Nezareti Arşivi, İstanbul Belediye Arşivi, İstanbul ve Ankara’da bulunan önemli arşivlerdendir[15]. Adı geçen arşivlerden bir kısmı, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün gayretleriyle son yıllarda İstanbul’daki Başbakanlık Osmanlı Arşivi ya da Ankara’daki Cumhuriyet Arşivi’nde toplanmıştır. Halen bu tür çalışmalar devam etmektedir.

IV- Başbakanlık Osmanlı Arşivi

1- Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nin kısa tarihçesi

Daha önce izah edildiği üzere, Osmanlı Devleti’nde arşivcilik hizmeti baştan beri bulunmasına karşılık; modern bir anlayışla yapılmaya başlanan ilk arşivcilik teşebbüsü, Tanzimat’tan sonra 1845’de Sadrazam Mustafa Reşid Paşa ile başlamıştır. Mustafa Reşid Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun merkez teşkilatına dahil olan üç temel kuruluş yani Bâb-ı Âsafi, Bâb-ı Defterî ve Dîvân-ı Hümâyûn vesikalarını bir araya toplattırarak Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nin esasını oluşturan binanın temelini attı. Bu bina tamamlanması ile Hazine-i Evrak, yani Osmanlı Arşivi modern bir hüviyete kavuşmuş oldu. Osmanlı Devleti’nin inhitatı ile mülga nezaretlere ve muhtelif dairelere ait arşiv vesikaları, Hazine-i Evrâk’a devredilerek buradaki arşiv zenginleştirildi[16]. Bu tarihten sonra arşiv adına oluşan lehte ve aleyhteki gelişmeler, bu günkü Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü ve onun bünyesinde faaliyet gösteren Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nin temeli ve teşkilatlanması sonucuna götürdü.

Mustafa Reşid Paşa’nın arşiv binasını yaptırmasından sonra Hazine-i Evrâk’ın idaresine ehliyet ve liyakat sahibi bir zat olan Sadaret Mektupçusu Muhsin Efendi tayin edildi. Maiyetine istidatlı memurlar verildi. Kuruluşa verilen öneme binaen buraya “Hazine-i Evrak Nezareti” unvanı verildi. Arşivde yapılacak çalışmaları yapmak üzere “Meclis-i Muvakkat” adı ile bir komisyon kuruldu. Nezaretin ismi ise bir süre sonra müdürlüğe dönüştürüldü[17]. Bu dönemde çeşitli devlet adamlarının desteği ile arşiv fikri daha da gelişti. Ayrıca bazı bölge ve vilayet arşivlerinin kurulması çalışmaları yapıldı. Arşive sığmayan vesikalar, Ayasofya camii mahfillerine ve diğer bazı yerlere konulmaya başlandı[18].

Arşivlerin araştırılması ve organizasyonu için önemli bir teşebbüs de 1911’de Tarih-i Osmanî Encümeni’nin kurulması ile oldu. Encümenin amacı, arşiv belgelerinin tasnifi, araştırılması ve yayınlanması idi. Bu gayretler sonucu arşivcilik adına önemli gelişmeler kaydedildi[19]. Zamanımıza kadar ulaşan değerli makalelerin yazılmasına öncülük eden bu encümenin üyeleri Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası adlı kıymetli tarihi araştırmaların yayınlandığı bir süreli yayını da ilim alemine sunmayı başardılar.

İlk olarak Hazine-i Evrâk adı ile inşa edilen ve teşkilatlanan bu günkü Başbakanlık Osmanlı Arşivi ve diğer Osmanlı arşivlerine Cumhuriyetin ilk devirlerinde gereken önemin verilmedi. Bu devrede müstakil bir daire olarak hürriyetini korumuş ise de dairede arşiv çalışmaları çok geriledi ve durakladı[20]. Bu durum, 1331 yılında bir kısım Osmanlı arşiv malzemesinin hurda kağıt fiyatına Bulgaristan’a satılmasına kadar sürdü. Felaket denilebilecek bu gelişme üzerine arşivlerin değerini bilen bir gurup aydının basın yayın organlarında yazdıkları yazılar ve yetkililere yaptıkları müracaatlar etkili oldu. Bunlar, konuya gereken değerin verilmesine öncülük yaptılar. Zaman geçtikçe Osmanlı arşivlerinin korunması, araştırılması ve modern bir teşkilat altında çalışmalar yapması fikri gelişme göstererek günümüzdeki sonuca ulaşıldı. Tabii ki Başbakanlık Osmanlı Arşivi bu gelişmelerden payını alan en önemli kuruluşlardan biri oldu[21].

Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki en önemli gelişmeler, 1980’lerden sonra zamanın devlet adamlarının konuya gösterdikleri ilgi ile başladı. Bu ilgi ve önem dolayısıyla arşiv, Başbakanlığa bağlı bir genel müdürlük haline getirildi. 1987’den itibaren arşivlerin tasnifi ve araştırıcıya açılmasını sağlamak üzere eleman alımına başlandı. Bundan sonra çalışmalar genişleyerek devam etti. Tasnif çalışmaları sistematik bir şekilde yapılmaya başlandı. Yayın faaliyetleri ve tasnifi yapılan evrakın araştırıcıya açılması işlemleri de hızla devam etti.

2- Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde muhafaza edilen arşiv malzemesi hakkında genel bilgiler

Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde muhafaza edilen arşiv malzemesi tamamen Osmanlı İmparatorluğu devrine ait ve hemen hepsi Osmanlıca harfler ile yazılıdır. 19. yüzyılın diplomasi dili olan Fransızca ile Arapça, Farsça ve İngilizce gibi farklı dillerde yazılmış belgelere de rastlanmaktadır. Belgeler, şekil bakımından Osmanlı bürokrasi sistemine göre defter ve evrak olarak iki ana guruba ayrılabilir.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki malzeme, Osmanlı merkez teşkilatının belli başlı müesseselerinden olan Dîvân-ı Hümâyûn, Bâb-ı Âsafî, Bâb-ı Defterî ve benzeri kuruluşlara ait defterler ve vesikalardan başka harita, plan, proje, kroki, albüm, fotoğraf ve gazete koleksiyonları gibi malzemelerden ibarettir. Bu kuruluşların Tanzimat’tan sonra değişime uğraması ile bunların devamı olan Şûrâ-yı Devlet, Hazine-i Hassa, Maliye, Evkâf, Nâfiâ, Ticâret, Orman nezaretleri ve benzeri kuruluşların evrakı da bu arşivde bulunmaktadır. Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nin bir kısmını oluşturan II. Abdülhamid’in Yıldız Arşivi de bu arşivde bulunmaktadır.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nin sahip olduğu arşiv malzemesini iyi anlayabilmek, muhtevasına ulaşabilmek için; Osmanlı bürokrasi sistemini, devlet teşkilatını, kuruluşlarını, kalemlerini, bunların görev ve işleyişlerini, zaman içinde geçirdikleri aşamaları bilmesi araştırıcının işini kolaylaştırmaktadır. Aksi takdirde belgelere ulaşmak ve nüfuz etmek güçtür[22]. Dolayısıyla araştırılacak konuyla ilgili belgenin nerede, hangi fonda bulunabileceği, ilgili fonun hangi fonlarla ilişkili olduğu, belge ile ilgili hangi prosedürün işlediğinin bilinmesi yararlı olacaktır.

Osmanlı Arşivi’nde tasnifi yapılan defter ve belge serileri, genellikle Osmanlı devlet teşkilatı esas alınmak suretiyle tasnif edilmekle beraber, bu tasniflerin farklı zamanlarda yapılması ve farklı tasnif usullerinin uygulanması aynı kuruluşa ait olan evrakın farklı fonlarda toplanmasına, teşkilat ve bürokrasi sistemine göre tasnif yapılaması esnasında bazı sapmaların ortaya çıkmasına sebep olmuştur[23]. Ancak tasnif sistemi belli bir sisteme oturtularak çıkabilecek problemleri en aza indirgemek için bu konuda bir talimatname hazırlanmıştır[24].

[1] İsmet Binark, Arşiv ve Arşivcilik Bilgileri, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi Dairesi Başkanlığı, Yayın Nu: 3, Ankara 1980, s. 11.

[2] Bulgaristan’daki Osmanlı Evrakı, Sunuş, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, yayın Nu: 17, Ankara 1994, s. VII.

[3] Başbakanlık Osmanlı Arşivi Rehberi, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Yayın Nu: 5, Ankara 1992, s.15.

[4] İsmet Binark, Arşiv ve Arşivcilik Bilgileri, s. 27.

[5] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilatına Medhal, Ankara 1941, s. 89, 217, 243.

[6] İsmet Binark, Arşiv ve Arşivcilik Bilgileri, s. 28; Jan Rewchman, Ananıasz Zajaczkowski, Osmanlı Türk Diplomatikası El Kitabı(Çev. M. Fethi Atay), Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, yayın Nu: 10, İstanbul 1993, Sunuş, s. VI.

[7] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin Merkez ve Bahriye Teşkilatı, Ankara 1948, s. 76-78.

[8] Atilla Çetin, Başbakanlık Arşivi Kılavuzu, İstanbul 1979, s. 1’den naklen, Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Mühimme Defteri, nr. 183, s. 4, hüküm. 11; Başbakanlık Osmanlı Arşivi Rehberi, s. 20.

[9] İsmet Binark, Arşiv ve Arşivcilik Bilgileri, s. 28.

[10] Başbakanlık Osmanlı Arşivi Rehberi, s. 17.

[11] Cevdet Türkay, “ Osmanlı İmparatorluğunda Arşiv”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, c.II, sy. 7, Nisan 1968, s. 44-47; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin Merkez ve Bahriye Teşkilatı, s. 17, 19.

[12] Başbakanlık Osmanlı Arşivi Rehberi, s. 17, 24, 25.

[13] Başbakanlık Osmanlı Arşivi Rehberi, s. 19. [14] Bulgaristandaki Osmanlı Evrakı, Sunuş, s. VII; Cahit Baltacı, İslâm Paleografyası (Diplomatik-Arşivcilik), İstanbul 1989, s. 3;

[15] Cahit Baltacı, İslâm Paleografyası (Diplomatik-Arşivcilik), s. 47-70; Atilla Çetin, Başbakanlık Arşivi Kılavuzu, s. 140-160.

[16] İsmet Binark, Arşiv ve Arşivcilik Bilgileri, s. 29, 30; Atilla Çetin, Başbakanlık Arşivi Kılavuzu, s. 1, 2.

[17] Salahaddin Elker, “ Mustafa Reşid Paşa ve Türk Arşivciliği” IV. Türk Tarih Kongresi Tebliğleri, Ankara 1952, s. 183,184; Başbakanlık Arşivi Rehberi, s. 27.

[18] Atilla Çetin, Başbakanlık Arşivi Kılavuzu, s. 2.

[19] Abdurrahman Şeref, “Evrâk-ı Âtika ve Vesâiki Tarihiyemiz” Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası, I. Cüz, (Nisan 1326), s. 9-19; Atilla Çetin, Başbakanlık Arşivi Kılavuzu, s. 3.

[20] Bulgaristan’daki Osmanlı Evrakı, Sunuş, s. VIII-IX; İsmat Binark, Arşiv ve Arşivcilik Bilgileri, s. 34.

[21] Bulgaristan’daki Osmanlı Evrakı, Sunuş, s. X, XX.

[22] Atilla Çetin, Başbakanlık Arşivi Kılavuzu, s. 5.

[23] Başbakanlık Osmanlı Arşivi Rehberi, s. 443-468.

[24] Bkz. Başbakanlık Osmanlı Arşivi Tasnif Talimatnamesi, (Haz. Heyet), Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Yayın Nu. 8, Ankara 1992.


 
9  Eğitim Vadisi Tarih / Osmanlı Tarihi Ders Notları / Fatih Devri ve Bilim Hayatı : Nisan 28, 2008, 09:25:49 ÖS
Fatih Devri ve Bilim Hayatı 


Osmanlı Bilimi deyince Osmanlı Devleti döneminde ve onun egemen olduğu coğrafyada yaşayan bilimi anlıyoruz. Osmanlı Bilimi deyince bunu hemen Türk Bilimi diye nitelemek nesnel bir tavır olamaz. Ben, bu bilimin kökeni konusunda duyarlı olmaya çalışıyorum. Ama bunun bugüne doğrudan bir faydası yok.Çünkü geçmişte çok bilim adamı yetiştirmiş ulus/halkların bugün de çok yetkin bilim adamı yetiştireceği anlamına gelmiyor. Arapları örnek vereceğim. Araplar, geçmişte çok büyük bilim adamları yetiştirmişlerdir;ama bugün bilimsel çalışmaları çok zayıftır. Mısır uygarlığı, insanlık tarihinin en hayranlık uyandıran uygarlıklarındandı. Oysa bugünün Mısır’ı ne yazık ki dökülüyor. Terörle sarsılıyor.Osmanlı bilimine dönüyorum. Bu bilimin dili, Arapça, Farsça ve Osmanlı Türkçesi'ydi. Osmanlı bilimini ortaya koyan insanların etnik kökenleri de dinleri de oldukça değişiktir. Bu kataloğuniçinde Türkler, Araplar, İranlılar,Hintliler,Bizanslılar(Yunanlılar); Yahudiler, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve başkaları vardır.

Fatih Devrinde Bilim
Osmanlı Devleti,Fatih Sultan Mehmet ile birlikte gerçekten büyük bir imparatorluk kimliğine kavuşmuştur.Fatih Sultan Mehmet de bir imparatorluk bilincine ve kültürüne sahip bir padişahtır. “Devletin kuruluşundan Fatih’in tahta çıkışına (1451) kadar geçen 150 yıllık bir dönemde, müspet bilimlerin Osmanlı Türkleri arasında özel bir yere sahip bulunmadığı, buna karşılık kelam, mantık ve fıkıhın Selçuklu Medreseleri’nde olduğu gibi okutulmaya devam edildiği görülmektedir. Müspet bilimler alanında matematik ve astronomide Kadızade-i Rumi ile tıpta Hacı Paşa anılmaya değer eserler bırakmışlardır. Fatih ile birlikte müspet bilimlerin değilse bile felsefi ve bilimsel düşünüşün geliştiğine şahit oluyoruz. Çocukluğunda okumak ve yazmaktan pek hoşlanmadığı bilinen Fatih’in, hükümdar olarak döneminin en büyük bilim koruyucularından biri olduğu görülmektedir.(A. Adıvar, OTİ s:31) Ayrıca yaşadığı sürece bilim ve felsefeye ilgi göstermiş, boş zamanlarında bilginlerle tartışmaktan zevk duymuştur. Devrinin tarihini yazmış olan Kritovulos’göre “padişah (Fatih) Yunanca’dan Arapça’ya çevrilmiş olan Felsefe eserlerin okur ve yüce katında bulunan bilginlerle bunlar üzerinde konuşur, özellikle Aristo felsefesi ve daha çok Stoik felsefe ile meşgul olurdu.” Ayrıca Plutarkhos’un Ünlü Kişilerin Hayatı adlı eserinin Fatih’in emriyle Türkçe’ye çevrilmiş olduğuna dair rivayet vardır. Yine bir rivayete göre Fatih’in emriyle G.M. Angiolello’nun Uzun hasan’ın hayatı hakkındaki eseri de Türkçe’ye çevrilmiştir. Onun emriyle Türkçe’ye çevrilen ve bir nüshası Ayasofya Kitaplığında bulunan önemli bir eser de Ptolemaios yani Batlamyus’un Coğrafya’sıdır. Fatih’in bu eseri 1461'de Trabzon Rum İmparatoru ile birlikte kendisine esir düşmüş olan ünlü filozof, filolog ve ilahıyatçı Gorgios Amirutzes ile birlikte incelemiştir.

Bu eserle birlikte biri dünya haritası olmak üzere 63 de harita vardır. Fatih, 1465 yazında bu eserle ciddi bir şekilde ilgilenmiş, Amirutzes’e Arapça’ya çevrimesini emretmiştir. Bugün Ayasofya Kitaplığı’nda bulunan iki nüshadah biri, sözü edilen eserin Yunanca’dan Fatih’in emriyle Arapça’ya yapılan çevirisini,öteki de Ptolemaios’un haritalarını içine almaktadır. Bu vesile ile Fatih’in Saray Kitaplığı’nda, içlerinde sözü edilenler dışında Aristoteles, Homeros ve Hesiodos, Diogenes Laertios’un bazı eserlerinin re bulunduğu,İslam dilleri dışında 587 eser bumlunduğunu belirtmemiz, bu konUda bir fikir vermeye yetecektir. İşte Fatih, Amirutzes ve oğlundan başka batılı bazı bilgin ve sanatçıları da etrafında toplamış bulunuyordu. Bunlardan biri arkeoloji meraklısı Anconalı Cyriacus idi. Cyriacus 1452-54 yılları arasında Fatih’in sarayında bulunmuştur. Bu kişi İstanbul’a onunla birlikte girmiştir. Fatih, Roma tarihi ve bazı başka tarihleri Cyriacus’okutmakta idi (Türkiye Tarihi 2 s:242).

Öte yandan,Venedikli ressam Gentile Bellini ’nin 1479-80 yıllarında İstanbul’a gelerek sarayda yaşayıp Fatih’in resimlerini ve bu arada başka bazı resimler yaptığı bilinmektedir. Bellini’nin yaptığı Fatih’in resmi, bugün Londra’da National Gallery’de bulunuyor. Ayrıca Fatih’in,Venedik Cumhuriyetinden Veronalı ressam ve madalyacı Matteo di Patsi ’yi istediği ve bu isteğin hemen yerine getirildiği de bilinmektedir. Ancak Paris Milli Kitaplığındaki, üzerinde Fatih’in resmi bulunan gümüş madalyayı onun yaptığını belgelemek güç görünmektedir.

Bu vesile ile belirtmemiz gereken bir nokta da Fatih’in gençliğinden beri din ve metafizik konularına gösterdiği ilgidir. Bir örnek olmak üzere Hurufi tarikatı dervişlerine karşı gösterdiği ilgi üzerinde durulabilir. Bazı Hurufi dervişlerinin padişahın iltifatına mazhar olarak sarayda oturmaya başlamaları üzerine Sadrazam Mahmut Paşa 1474'te durumu Edirne Müftüsü ve Üçşerefeli cami müderrisi Fahreddin Acemi’ye anlatmış ve padişahı Hurifiliğe olan eğiliminden kurtarmak için bir çare bulunmasını rica etmişti. Müftü,ilkin onlarla tartışmış, sonra da verdiği bir vaazın arkasından saraydan zorla çıkartarak onları diri diri yaktırmıştır. Öte yandan Fatih’in metafizik meselelerin tartışılmasından da hoşlandığı anlaşılmaktadır. Zamanın iki büyük bilgini Hocazade ile Molla Zeyrek, Tevhid konusunu padişahın huzurunda tam altı gün tartışmışlardır.

Fatih, İstanbul’un alınmasından sonra Hıristiyanlıkla da ilgilenmiştir. Fetih sırasında İstanbul patriği bulunan ve Latin kilisesine karşı düşünceleri ile tanınan Gennadios ile Hıristiyan inançları tartışmaya girişmiş, Hıristiyanlık inançlarının açıkça ve cesaretle anlatılmasını ve bu anlatılanların yazıya dökülmesini istemiştir. Yazılanları daha sonra Kareferya kadısı Molla Ahmet Türkçe’ye çevirmiş ve bu metni bilindiği üzere Ebuzziya Tevfik ve Dr. Aurel Decei yayımlamışlardır.

Bütün bu görüşleri özetlemek gerekirse Fatih’i bir Rönesans hükümdarı gibi görmek biraz abartmak sayılabilirse de onun döneminde Osmanlı düşüncesinin Batı kültürü ile serbest bir şekilde temasa geldiği, daha sonraki dönemde bunun kösteklendiği bir gerçektir..

Fatih’in bilime olan hizmetlerine tanıklık eden anıtların en önemlisi, kuşkusuz camisinin etrafına yaptırdığı medreselerdir.. Ancak ilk medrese eğitimi, fetihten hemen sonraki günlerde cami haline getirilen Ayasofya’da başlamış ve caminin yanındaki papaz odaları boşaltılarak öğrencilerin buralarda kalmaları sağlanmıştır. Molla Hüsrev’in baş müderrisliğe getirildiği bu ilk öğretim kurumunda, İstanbul’un ilk kadısı,Ayasofyayı Cami olarak “tescil eden” Hızır Çelebi ’nin ilk müderrisler arasında bulunduğu görülmektedir. Bu sıralarda molla Zeyrek de müderris olarak Zeyrek camisinide derslere başlamıştır. (Türkiye Tarihi 2 s: 243) İşte İstanbul’da fetihten sonra öğretime başlayan ilk iki medrese bunlarrdır. Fatih medreselerinin yapımı bitince, Zeyrek’teki öğrenciler oraya taşınmış, Ayasofya’da ise öğretim sürdürülmüştür.Vakfiyesinde de belirtildiği üzere, Medaris-i Semaniye adı ile Fatih Camii’nin etrafında yapılmış olan bu yeni kuruluş, sekiz medrese ve her medresenin arkasında tetimme adı verilen daha küçük sekiz medreseden oluşmaktadır. Ayrıca müderris ve öğrencilerin yararlanması için bir kitaplık, bir darüşşifa ve bir de misafirhane bulunmakta idi. medreselerin her birinde “akli” ve “natli” bilimlerde birer müderris, daruşşifada ise hangi ulustan olursa olsun iki hekim, bir göz hekimi, bir cerrah ve bir de eczacı görevlendirilmişti. Hekimlerin hastaları günde iki kez ziyaret etmeleri şart koşulmuştur.

Fatih döneminde üzerinde durulması gereken önemli bir kuruluş da hızla geliştiği görülen bir yüksek okul niteliğindeki Enderun Okulu’dur. Enderun' a devşirme çocuklar alınırdı. Türk asıllı olmayan bu çocuklara, Türkçe ve İslam dini öğretilirdi. Enderun Mektebi, 1. Murat zamanında kuruldu. Buradan devlet için yönetici ve teknik kadro yetişiyordu. Enderun Okulu, Arap-İslam kültürünün egemenliğine karşı başarılı, Batı düzeyinde bir eğitim kurumuydu. Birkaç kere açıp kapattılar. Galatasaray Enderunu, devletin en başta gelen eğitim ocağı sayılırdı. İslami bilgilerin Medresedeki egemenliğine karşı; Enderun'da, Türkçe, fen, sanat, yönetim gibi bilimler okutulurdu.

Bu kuruluş içinde askerlik, yöneticilik,güzel sanatlar bölümleri olduğu gibi, ayrıca bir de hastane bulunmakta idi. tanzimat dönemine kadar yaşadığı görülen Enderun Okulu’nda Galata Sarayı,Eski Saray ve Edirne Sarayı gibi sarayların orta dereceli saray okullarını bitirenler kabul edilmekte idi. Böylece Fatih’in kişiliği ve dönemi düşünce hayatı ile ilgili kısaca bilgi vermiş bulunuyoruz. Şimdi de bu dönemde yetişmiş olan bilginler ile onların eserlerinden söz edebiliriz:
Fatih zamanında matematik ve astronomi bakımından oldukça parlak denebilecek bir dönem başlamıştır. (Türkiye Tarihi 2, s: 242-244)

Fatih Sultan Mehmet’in gösterdiği kişisel ilgi ve İstanbul’u fethinden sonra kurduğu eğitim kurumlarının etkisiyle Osmanlı bilimi yeni gelişmeler göstermeye başlamıştır. Bunun sonucunda 16. yy’da bazı bilim sahalarında parlak isimler ortaya çıkmış, bilime önemli ve orjinal katkılar yapılarak İslam bilim tarihinde çok canlı bir dönem yaşanmıştır. Fatih Sultan Mehmet, bir yandan İslam alimlerini himaye ederken, bir yandan da Trabzon’da yetişen Yunanlı bilim adamı Georgios Amirutzes ve oğluna, Batlamyus’un Coğrafya kitabını Arapça’ya tercüme etmelerini ve bir dünya haritası çizmelerini emretmiştir. Fatih’in Batı kültürüne olan ilgisi, daha şehzade iken Manisa Sarayı’nda başlamıştır. 1445'te İtalyan hümanisti Ciriaco d’Ancona ve Manisa Sarayında bulunan başka İtalyanlar ona Roma ve Batı tarihini okutuyorlardı. Patrik Gennadious, Hıristiyan inancını anlatan İ’tikadname ’sini Fatih için telif ederken, Francesco Berlinghieri Geographia, Roberto Valtoroio ise De re Militari adlı eserlerini Fatih’e takdim etmek istemişlerdir. Diğer taraftan Fatih, devrinin alimlerini ihtisas sahalarında eser vermeleri için teşvik etmiş, Gazali’nin meşşai filozofların metafiziğe ait fikirlerine getirdiği Tehafüt el- Felasife adlı eserindeki tenkitleriyle ve İbn Rüşd’ün bu tenkitlere Tehafüt el-Tehafüt adlı eserinde verdiği cevapların mukayesesi için Hocazade ile Alaeddin el-Tusi’yi görevlendirmiş ve her ikisine de bu konuda birer eser yazdırmıştır. (E. İhsanoğlu BCFF s: 28-29 )

Sinan Paşa (Sivrihisar, 30 kasım 1441- İstanbul, 1486):
Başvezir ve alim, tam adı Sinaneddin Yusuf b. Hızır bey b. Kadı Celaleddin Arif’tir. Annesi Molla Yegan’ın kızı, babası ise 2. Murat ve Fatih Sultan Mehmet dönemi alimlerinden Hızır Bey’dir. İlk öğrenimini Burbsa’da babasından aldı. Sonra öğretlmenleri (hocaları) arasında Molla Yegan, Molla hüsrev,molla Fenari, Molla Gürani ve Hocazade Muslihiddin Mustafa gibi devrin büyük alimleri arasındaki kimseler vardıb.İstanbul fethedilince Fatih, Sinan’ın babasını Bursa’dan getirterek İstanbul kadılığına atadı. Hızır Bey İstanbul’un ilk kadısıydı. Bu sırada henüz 16 yaşlarında olan Sinan,kısa sürede ilim meclislerine girmeye başladı. Ancak babasının ölümü üzerine (1459) daha yirmi yaşında iken önce Edirne’de bir medreseye, daha sonra Darülhadis’e müderris olarak atandı. Fatih’in İstanbul’u bir ilim merkezi haline getirme ve devrinin sivrilmiş alimlerini buraya toplama politikasının sonucu olarak padişah hocası sanıyla İstanbul’a getirtildi ve Sahn medresesi müderrisliğine atandı. Fatihin büyük saygı gösterdiği Sinan Paşa bu atamadan sonra onun huzurunda yapılan tüm tartışmalara katıldı. Padişah ile yakınlığının artması sonucunda kendisene vezirlik rütbesi verildi ve bundan sonra Hoca Paşa ya da Sinan Paşa sanıyla anıldı. (Osmanlılar Ansiklopedisi, YKY s: 542...)

15. ve 16. YY’da Bilim
1453'te İstanbul’un fethi ile Anadolu’daki zamanın iki ilim merkezi Konya ile Kastamonu’nun Osmanlıların eline geçmesi İstanbul’u ilim merkezi haline getirmişti. Otlukbeli savaşından sonra Ali Kuşçu ile bazı hekimler ve İdris-i Bitlisi gibi ünlü ilim adamları bu gelenler arasındaydı. Fatih Sultan Mehmet, ilim adamlarını himaye eder,memlekette serbest düşünceye hürmet eder,ilmi konuşma ve tartışmalarda ancak ilmi kuderete itibar ederdi. Osmanlı padişahının yanında kendisi de alim veşair olan bir başvezir vardı: Mahmut Paşa. Fatih Sultan Mehmet, bu himaye ve teşvikleriyle 16. yy’daki ilmi gelişmenin kuvvetle devam etmesini sağlamışlardı.[Dip not: Fatih Sultan mehmet, Farsça ve Yunanca’dan Arapça’ya tercüme edilmiş olan felsefi eerleri inceler ve huzurundaki alimler ile tartışmalar yapardı;özellikle Aristo’nun felsefi görüşleriyle meşgul olurdu.. Mora ve Amasra’da bulunan alimleri İstanbul’a getirterek onlara iltifat ve himaye eylemiştir. Trabzon’u zaptettiği zaman şair, filozof Yorgi Amiroki ’yi İstanbula getirtip fikir ve mütalaasından yaralanmış ve kendisine mülk arazi vermişti] Fatih külliyesinin yani Sahn-ı Seman medreselerinin asıl semere verdiği devir 15. yy sonlarıdır. Bayezid ve Cem Sultan ile Bayezid’in oğulları itinalı bir surette öğrenim görerek bulundukları illerde ilim hareketlerinin başında bulunmuşlar ve eserler yazdırmışlardır.(s: 629)

Medresede okutulan derslere dair alimlerin yazdıkları şerh, haşiye ve talikat gibi( Şerh, bir eserin metninin açıklamısıdır; haşiye de şerhinin açıklamısıdır; talikat ise eserin herhangi bir kısmının açıklamısıdır) bir çok kitaptan başka bu bir yüzyılda çeşitli ilim ve fenlere ilişkin bir çok telif ve tercümeler de yapılmıştır.Bunlardan Fatih Sultan Mehmet namına heyetten Ali kuşçu’nun telif ettiği Muhammediye ve aynı hükümdar adına Sivaslı Şeyh ibrahim Tennur Aşık’ın türkçe manzum Gülzarname adlı tasavvufi eseri ve Farsça’dan türkçe’ye bir sözlük olan ve Hasan b. hüseyin İmadü’l-karahisar i tarafından tertip ve tercüme olunan Şamilü’l-luga, Molla Güranı Ahmet Şemseddin tarafından aruzdan altı yüz beyitlik Şafiye manzumesi ve başvezir Mahmut Paşa adına İsfahanlı Şeyh Ali b. Fethullah tarafından Farsça yazılan ve edebi ve tasavvufi bir eser olan Menazırü’l-leyl ve’n-nehar ve ulemadan Musannifek demekle ünlü Ali b. Muhyiddin Mehmed’in, Mahmut paşaya ithaf ettiği Farsça Siyasetname ve yine aynı vezir namına telif edilip önemli bir tarihi eser olan Enveri’nin manzum Düsturname’si Fatih devrinde yazılmış eserlerdendir. Balıkesirli Deylekt oğlU Yusuf’un fıkıhtan manzum Vikaye tercümesi de bu 15. yy’a attir. Fatih Sultan Mehmet’in nedimi Şair Aşki’nin divançesi padişaha övgülerle doludur.

2. Bayezid adına Şeyh Mahmut b. İbrahim tarafından 1495'te yazılan Gülşen-i İnşa adlı eser Yeni cami kitapları arasındadır. Amasya Darüşşifası tabibi Sabuncuoğlu’nun öğrencisi Muhyiddin Mehi tarafından yazılan ve tabip Hacı Paşa’nın tıptan teshil ismindeki eserinin Türkçe nazmı olan Nazmü’t-teshil ve yina yanı hükümdar namına Uzun Firdevsi’ nin (s: 630) Şehname’si ile Kıssa-i Midilli veya Kutubname ve Arapça’dan Farsça’ya bir sözlük olan Musarrahatü’l-esma ve Mehmed adında bir şair tarafından kaleme alınan ve Şemail-i Nebeviyye’ye ait olup üç bab üzerine tertib olunan Gülistan-ı Şemail ve muhtelif ilimlerin mevzularından bahsedip Tabib Şirvanlı Şükrullah tarafından kaleme alınan Riyazu’l-ulum ve yine 2.Bayezid adına bir çok eser yazılmıştır.

Yavuz Sultan Selim zamanında da çeşitli eserler yazılıp padişaha sunulmuştur. Örneğin Mirim Çelebi , Ali Kuşçu'nun kozmografyadan Fethiyye isimli eserini açıklayarak Yavuz Selim’e sunmuş ve böylece kazaskerliğe terfi etmiştir. Hekim Şah Kazvini de Hayatü’l-hayvan isimli eseri Farsça’ya-Yavuz adına- tercüme etmiştir. Yine Kazvini tıbdan muhtasar olarak Sultan Sülyman namına kalemae aldığı Aristo’nun İskender’e nasihatnamesi ve Anadolu beylerbeyiHasan Paşa adına 1504'te Yusuf b.Cüneyt ’in ( Çullu Sinan) yazdığı ilm-i feraize dair Türkçe eser(Muzhar fi ilmi’l-feraiz) 16.yy başlarında yazılan eserlerden bir kısmıdır. Ali Kuşçu’nun Risale-i Vaziye şerhi 2. Mehmet adınadır. Risale-i Vaziye kadı Adud’un olup Ali Kuşçu şerh etmiştir. Bu eser, herhangi bir kelimenin genel ve özel anlmalarını açıklar ve bunların vazı ve tahbsisinden bahseder. Bir nüshası İstanbul’da umumi kütüphanededir.

Şehzade Alemşah b. Bayezid’in oğlu Osman Çelebi namına yazılan ve Şir’atü’l-islam tercümesi olan Ravzaü’l-İslam ve Şehzade Cem namına Tirmizli Seyyid Celalüddin Ebu Cafer tarafından Türkçe olarak yazılan Tecvit’ten ve şehzade Ahmet b. Bayezid adına Cemalüddin Aksarayi tarafından yazılan Şemsiyye fi te’vili’l-kelimati’s-sıddıkıyye isimli eserler de 15. Yy’ın ikinci yarısıyla 16. yy’ın başlarına ait teliflerdendir. Yine aynı yy sonlarında veya 16. Yy başlarında Amasya valisi Şehzade Ahmet, oğlu Süleyman (s: 632) için Farsça bir sözlük düzenlenmesini emretmiş adı bilinmeyen bir alim Camiu’l-Fürs adlı bir sözlük yazmıştır. (Uzunçarşılı, s: 629-633...)

“Klasik dönemde Osmanlı bilim literatürü medrese çevrelerinde oluşmuştur. Osmanlı bilim adamları, hazırladıkları ders kitaplarının yanında İslami ilimlerde olduğu gibi matematik, astronomi ve tıp konularında da birçok orjinal telifler ve tercümeler üretmişlerddir. Bu eserler, Osmanlı bilim adamlarının bildikleri üç dilde, Arapça, Türkçe ve Farsça dillerinde yazılmıştır. Başlangıçta bu eserlerin büyük bir kısmı Arapça olarak yazılmış, ancak Türkçe’nin kullanımı 15. yy’dan itibaren artarak 18. yy’dan sonra ilmi eserlerin çoğu bu dilde yazılmaya başlanmıştır. 1727 yılında İstanbul’da ilk matbaanın kurulmasıyla Osmanlı Türkçesi, modern bilimlerin aktarılmasında en çok kulanılan dil haline geldi. Anadolu'da yetişen ve ilk eserini telif ettikten sonra Semerkand’a yerleşen Bursalı Kadızade-i Rumi (öl: 1440) Osmanlı bilim gelenek ve literatürünün oluşmasına ilk önemli katkıyı yapmıştır. Astronomi ve matematik alanlarında Şerh el- Mülahhas fi’l- Hey’e ve Şerh Eşkal al- Te’sis gibi Arapça eserleri bulunan Kadızade, Semerkand Medresesinin başhocası olmuş, Semerkand’da Uluğ Bey’in (öl:1449) kurduğu rasathanenin müdürlüğünde bulunmuş ve Farsça bir eser olan Zic’i Gurgani ’nin (Zic-i Uluğ Bey) telifine katılmıştır. Ayrıca Risale fi İstihraci Ceybi Derece Vahide isimli eserinde bir derecelik yay sinüsünün hesaplanmasını basitleştirmiştir. Kadızade-i Ruminin eserleri yanında, Türkistan’dan Osmanlı ülkesine gelerek matematik ve astromonmi ilmini yaygınlaştıran iki öğrencisi Ali Kuşçu (öl: İstanbul1474) ile Fethullah el-Şirvani (öl: 1486) de Osmanlı bilimine etki yapmıştır. Kadızade, Şerh Eşkal el-Tes’is adlı eserinin önsözünde, evrenin yaratılışını ve sırlarını düşünen filozofların, dinsel konularda fetva veren fakihlerin, devlet işini yürüten memurların ve yarıgı işini gören kadıların geometri bilmeleri gerektiğine işaret eder. Bilimin dünyevi, felsefi ve dini sahalardaki gerekliliğini göstermiştir. Bu anlaşyış, klasik dönem Osmanlı biliminin genel bir özelliğidir. Ancak modernleşme döneminde ise Batı kaynaklı insanın bilim ve teknoloji aracılığıyla doğaya egemen olma fikri, Osmanlı alimlerinin İslamiyete dayalı inançlarından dolayı yabancı oldukları bir fikirdi.” (E. İhsanoğlu, BCFF s: 27-28)

Osmanlı-Batı Kültür İlişkileri
Kültür deyince,top tüfekten modaya, yasalardan devlet yönetimine bütün unsurları anlıyoruz. Bilim de kültür denen büyük kitabın bir bölümü. “Osmanlılar 19. yy’a kadar yalnız teknik unsurları almayı kabul ettikleri halde 19. yy’da yönetim (idare), yasalar(kanunlar )ve hatta adetlerde batıdan alıntılara başladılar. Bununla birlikte 19. yy’dan önce de sıkı kültür ilişkisi sonucu bazı adetler girmiştir. Örneğin 14. yy’da sakal kesme Osmanlı toplumunda önemli bir sorun olmuştu. halk görüşlerini yansıtan anonim tevarih-i Al-i Osman, 1. Bayezid’in Ankara felaketini yorumlarken der ki, onun zamanında Osmanlı beyleri frenkleri taklide koyuldular,sakal kesmeye başladılar, o yüzden başımıza bu felaketler geldi. Bu basit görünen sorunun aslında derin bir soyolojik anlamı vardır. Bu sembol ,aynı zamanda seçtiğimiz değed sisteminin herkesin önünde, herkese karşı ilan etmektir. Osmanlı kültürü gibi, değer sistemini,görünür bütün yaşam biçiminde ifadeye özen gösteren bir kültür için,sembolik kültür unsurlarının özel bir önemi vardır. Bu kimlik ve statü ayırımını Osmanlı, mezar taşında bile ifadeye özen göstermiştir. Bir Osmanlıyı, giyim biçiminden, müslüman mı, gayrimüslim mi, hatta yahudi mi, hıristiyan mı, devlet memeru mu, sanatkar mı, tüccar mı, derhal ayırt edebiliriz. Kültür unsurlarını, değer sistemi, yani dinle bağımlı olanlar ve yansız (nötr) olanlar diye ikiye ayıranlara(Ziya Gökalp) hak vermek gerekiyor. Giyim kuşam gibi,Batının kültün kimliğini belirten unsurlarını reddetme, özellikle çöküş devrinde kuvvetlidir. Yansız (nötr) kategori içine,bütün teknik ve teknolojik araçları ve pozitif ilmi koyabiliriz. top tüfek yappımı,para basıman gümrük idaresine kadar herşey, bu kategoriye girer. Dışarıdan bir korkusu olmadığı yükselme çağında Osmanlılar,batıdan kültür aktarmaları yaparken hiç çekinme göstermemişlerdir.tersine Osmanlılar, başarılarını başlangıçtan beri,maddi güçlerini arttıran yenilikleri benemsemekte bulmuşlardır. Bu konuya tekrar döneceğim. Burada belirtmek istediğim şey, accultaration sürecinde davranışı belirleyen sosyal-psikolojik faktörlerin önemini belirtmektir. Öbür taraftan yansız (nötr) dediğimiz teknikler,hatta ticaret eşyası yine de bir kültürür parçasıdır ve ornu kullanan bir acculturatiion sürecine girmiştir. Osmanlı seçkin sınıfı,batıdan teknik birimleri alırken aynı zamanda yaşam biçimiyle ilgili adetlmeri de ister istemez taklide başlamıştır ve bu sebeple, yüzde yüz gelenekçi olan halk kitlelerinin tepkisi de aynı dönemde ortaya çıkmıştır. Öbür taraftan denmiştir ki, bir kültür unsuru kendi -iç değeri dolaysıyla yayılmaz, onu taşıyan fert veya toplumun prestiji esastır. Osmanlılar, Batı yaşam tarzı ve değer sistemiyle ilgili şeyleri,Viyana bozgunundan sonra alır oldular.Yirmisekiz Mehmet Çelebi’den önce, Batı kültür ve medeniyetine hayranlığı (s:426) hiçbir Osmanlı onun gibi duymamış ve ifade etmemiştir. Başka deyimle, batı, 18, yy’da beğenilen, taklit edilen bir prestige-culture haline gelmiştir. Rokoko Mimarisi ile birlikte o zaman ekabir evlerinde frenk eşyası ile döşeli frenk odaları döşenmeye başlanmıştır.

Kültür unsuru iktibasında, böylece bir hiyerarşi ortaya çıkıyor. İlk ve en önemli aktarmalar silahlarda olmuştur. Savunma aracı, kültür değişiminde özel bir önem taşır. belli bir toplum, yalnız değer sisiteminin de ötesinde bizzat kendi varlığının tehdit altına girdiğini görünce, düşmanın silahını almakta tereddüt göstermez. Burada içgüdü ve rasyonel düşünce sosyo-psikolojik faktörler ve değer hükümlerini geride bırakır. Osmanlı-Türk tarihi bunun açık örneklerini vermiştir.Aslında İslam kültürü,başlangıçtan beri,bu noktada kesin davranışını belirlemiştir. Düşmanı yenmek için onun silahını ve kullandığı taktiği taklit etmek dine aykırı değildir hükmü, İslamın doğuşuhda yerleşmiş bir ilkedir. Batı ilimlerinden memleketimize giren ilik ilimler de savunma ile ilgili olanlardır. Mühendishane, askeri ilimler iligili pozitif ilimlerin okunduğu bir okul olarak açılmıştı.

Daha önce batı tıbbi ve coğrafya, pratik önemleri dolaysıyla,Türkçe’ye çeviriler şeklinde 17. yy’da aktarılmış, okul programlarında acak sonraları 19. yy’da meslek mekteplerinde yer almıştır. Islahat yanlısı İslam uleması,silah-araç kavramının sınırlarını ziyadiseyle genişleterek Islam’ın ve İslam topluluğunun devamını ve yararını sağlayan her çeşit aracı, ilim ve tekniği bu kavram içine aldılar. Hemen kaydetmeliyim ki, Osmanlı devleti doğşundan beri, bu prensibe göre,Avrupa kapısında bir acculturation süreci içine girmişti. 1444'te Haçlı istilası karşısında Rumelide gerileme toptan bir kaçış halini almıştı. Osmanlı yöneticileri, o zaman düşman silah ve taktiğini anlamkta tereddüt etmediler. Tüfenk ve tabur-cengi denen Wagenburg savaş taktiği o zaman alındı ve Osmanlı fütuhatının en önemli faktörlerinden biri oldu. Türkler daima batının saldırısını ön cephede göğüslüyen bir İslam toplumu olarak,İslamın savunma ve baka farizasını,çok defa en yüksek vazife saymışlardır.Bazı modern tarihçiler, Osmanlı devletinini Şeirata aykır görünen kanunlarını uyuladığını işaret ederler.Aslında,Osmanlı-Türk tarihi,zaruretler karşısında bir yenilikler ve modernleşme tarihidir. Bu Osmanlı kültür iktibasları olmasaydı,örneğin ateşli silahlar karşısında alınmasaydı yalnız Türkiye değil,İslam alemi bugün batı karşısında bambaşka(s:427) bir duruma düşmüş olurdu. Osmanlılar 16. yy’da,silahlarını ve gemilerini kendiyleri yapacak derecede bir teknoloji potansiyeline sahiptiler.

Batı teknolojisiyle birlikte, onun ilim prensiplerini ve sosyal-kültürel gereklerini bir bütün olarak kabul eden modern Türkiye, bu gelişimin tabii ve son halkasıdır. İslam milletlerinden herbiri, tarihi koşullara uyarak cçeşitli yapılar kazanmışlardır. Herbiri için bu sonuç,bir baka-varolma sorunudur. Başka bir deyimle,tarihi koşulları sonucucu Türkiye bugün İslam toplumlara arasında şüphesiz batı acculturation’ın en ileri aşamada olduğu bir memleketttir ve bu Türkiye için bir varolma sorunu olarak gelmiştir.

Kültür unsurlarının alınmasında rol oynayan şartları incelerken kısaca,savunma gereği,taklit, prestij ve ekzotizm, yani yabancı kültürlere merak ve hayranlık gibi sosyo-psikolojik faktörlere işaret ettik.bu koşullar yanında ,maddi bakımdan sosyal teması sağlayan ticaret, yabancı ticarete açık liman kentleri,iki kültür arasında aracı grupların varlığı,sürgün ve göç, din değiştirme veya yabancı uzman istihdamı gibi koşullar ve faktörler de son derece önemlidir. Osmanlı kültür değişiminde,kapitülasyonlar,Galata, İzmir, Selanik,Beyrut gibi liman şehirlerinde batılı tüccar gruplarının yerleşmesi,levantenler,aracı Rum, Yahudi, Ermeni ve nihayet muhtediler kesin rol oynamışlardır. Klasik Osmanlı döneminde,15.-16. yy’larda,çok önemli kültür taşıyıcılar,sürgünler ve muhtedilerdi. 1492'de İspanya’dan türkiyeye Yahudi göçü,tekstil,silah yapımı ve başka alanlarda önemli bir teknoloj i transferine yol açtı. Bir sanat veya sanayi transferinde, o sanatı yapanları gruplanr halinde nakil, Avrupa’da ve Osmanlı İmparatorluğunda daima uygulanmış bir yöntemdir. Bu yöntem, uzun sosyal kültürleşme yerine, zorlayıcı ve süraatli bir kültür transferi sağlayan bir yöntemdir.

Osmanlılar, bu yöntemi uyguladığı gibi,sarayda çeşitli milletlerden sanatkarları gruplar halinde teşkilatlandırmışlardı. Resim ve nakış sanatında Anadolu Türkleri Taife-i Rumiyan , İranlılar Taife-i Acemiyan ve Avrupalılar Tafe-i Efrenciyan diye ayrılmışlardı. Tabipler de böyle bir ayrılığa tabi idiler. Müteferrikalar arasında frenklerden mühendis ve başka teknik adamlar bulundurulur ve gerektiğinde maharetlerinden yararlanılırdı. bu sistem,18.yy’da değişti, frenkler,yani Avrupalılar açılan meslek okullarında öğretmen olarak kullanılmaya başlandı (H.İnalcık,O.İmparatorluğu, s: 428).

Özetle,bir kültür unusuru olarak modern ilim metotlarının transferini de sosyo-psikolojik ve maddi koşullar hazırlar. Bu yöntemlerin yerleşip devamını garanti eden belli bir soyal-kültürel çevrenin o toplumda ortaya çıkmış olması şarttır. Osmanlılarda daha 16. yy sonlarında modern bir rasathane(gözlemevi) kurludu,fakat yaşayamadı; 18. yy’da matbaa ve mühendishane sürekli bir varlık ve gelişme göstermediler. bununla birlikte, müspet ilmin bir kültür unsuru olarak özelliği nötr olmasındadır. Bir medreseli pek ala bu yöntemlere hakkı ile vakıf olur,İslam’da bu gelenek çok eskidir. Fakat bu müspet ilim yöntemleri,gelişmemiş,sosyal ve ekonomik hayata girmemiş,bir teknolojiye vücut vermemiştir.

Bazı sosyologlara göre, ilmi-rasyonel zihin yapısının sosyal bir nitelik kazanması,geleneksel patrimonial bir topmlumda mümkün değildir. sanıyorum, Osmanlılarda ilim tarihi daha ziyade bu noktayı vurgulamaktadır. Osmanlı tarihinde kültür değişimned bürokratlar kesin rol oynamıştır. Ulema, Şeiat’ın mutlak bütünlük ve kontrolünü sağlamaya çalışırken bürokratlar, devlet ve toplum ihtiyaçları gibi pragmatik düşüncelere tabi idiler. Bürokratlar için, özellikle 1700'den sonra düşman galebe ve istilasını önlemek için her çeşit önlemi almak,devleti ıslanh etmek her şeyden önemli idi. O zamana kadar silahlar,savunma tesisleri ve askeri taktik,gelenekse ustadan öğrenme yolu ile pratik yöntemlerle sağlanıyordu. 18. yy’da islahatçı bürokratlar, bunun yetmediğini gördüler. Habsburg ve Romanovlara karşı doğuda müttefik arayan Fransızların bu dönemde bunu Osmanlı ricaline altmaları,yardıma hazır olmaları,yani batının siyasi-askeri ilgisi de önemli rol oynadı, böylece Avrupada gelişmiş müspet ilimler ilk defa sistemli bir öğretim konusu olarak girdi.

Özetle,Osmanlı batılılaşma-moderleşme hareketlerini şu çerçeve içinde araştırmak gereklidir. İlk dönem: Hirfet çerçevesinde el sanayiinin hakim olduğu devir. Onun yanında büyük devlet askeri imalat tesisleri,tophane,tersane, güherçile fabrikaları, çelikhane, madenler, darphane, batı teknolojisinin nüfuz ettiği en önemli kuruluşlardır.

1700'den sonraki islahat döneminde ise doğrudan doğruya batı yöntemleri ve nihayet müspet ilimlerr devlet eliyle iktibas edildi. Fakat daima, askeri savunma ihtiyacı iktibasların ana sebebi idi. 1839 Tanzimat döneminden sonra idari yönteler ve kanunlar da iktibas olunmaya başladı ve geleneksel değerler sistemi ile ciddi çatışma bu dönemde ortaya çıktı. O zamanlar yeni- Osmanlılar, Batının teknolojisini alarak moderleşeceğiz,fakat onun değer sistemini reddedeceğiz diyorlardı. Ziya Gökalp bunu sosyolojik bir sisteme bağlamak istedi.Kültür değişiminin, sosyal-kültürel (H. İnalcık, s:429) bir bütün olarak gerçekleştiğini ileri sürenler, tüm modernleşme için belli bir soyla yapı gelişmesini şart sayanlar, Atatürk ile üstün geldiler.

Kültür unsurları yaratımında,geleneksel ve modern toplumlar arasında bir karşılaştırma yaparak bu konuşmayı sonuçlandırmak isterim. Ferdi yaratma,geleneksel toplumlda daha çok patronage’a, kapitalist serbest pazar toplumlarında ise daha çok pazar talebine bağlıdır. Osmanlı toplumunda sanatkar, saray veya ekabir için yeni ve daha mükemmel çeşitler yaratmaya çalışır, pazar ekonomisinde ise sürüm için model yapılır. İnci ve yüksek zevk için çalışan geleneksel usta,daha çeşitli,daha sanatkarane eserler çıkarır. Seri imalat yapan pazar ekonomisi bu ferdi nefis eserlerin tekniğini talit eder,kitle için üretir. Sanayi devrimi döneminde ilim araştırıcısı ve laboratuvar,bir dereceye kadar hakim duruma gelmiş ve teknolojik yanratıcılığın odağı olmuştur. Fakat bazı sektörlerde,örneğin tekstilde, ferdi yaratma günümüze kadar önemini korumuştur.

Bir örnek vermek gerekirse;İngiltere’de endüstri devrimi gerçekleştiğinde,büyük pamuklu sanayiinde dokuma tekniği, desen ve boyalar,uzun zaman doğu örneklerini,özellikle Hint geleneksel ürünlerini taklide devam etmiştir. Geleneksel toplumda yaratma ve sanatkar üstündür demekte mübalağa yoktur. Örneğin hami patron için yapılan nefis Osmanlı ciltlerini 19. yy’da hiçbir basım tekniği seri üretime geçirememiştir.

Burada önmeli bir konu ortaya çıkıyor: Halk sanatları dediğimiz geleneksel beceri,teknik ve aletleri korumak. Türkiye’de acilen yapılması gereken işlerden biri,halk sanatlarımızı,teknoloji ve aletlerini büyük bir müzede toplamaktır. Osmanlı-türk medeniyeti ve yaratıcılığı orada temsil olunacaktır. Sanayimiz, Avrupa mallarını, desenlerini taklit edecek yerde o kaynaktan çok çeşitli örnek ve teknikler öğrenerek üretecek ve rekabet gücü artacaktır. Ekonomik potansiyeli yüksek birçok orjinal teknikler böylece unutulup; kaybolmaktan kurtulacaktır. Özetle, toplumumuzda medeniyet ve kültür zenginliği,uzun yüzyıllar boyunca yaratılmış, birikmiş bu beceri ve tekniklerin devam ettiği halk sanatlarının korunmasına bağlıdır.”
(s:430)(H.İnalcık, O.İmparatorluğu: Toplum ve Ekonomi, Eren Yay, 1996 s: 425-430 )

İRFAN PURTUL / ANKARA
 
www.os-ar.com'dan alınmıştır.
10  Eğitim Vadisi Tarih / Osmanlı Tarihi Ders Notları / Osmanlı'da Kadının Yeri : Nisan 28, 2008, 09:24:31 ÖS
Osmanlı'da Kadının Yeri 
Osmanlı'da Kadının Yeri - Mustafa Armağan
Osmanlı... Kadını, erkeği ve çocuğuyla, padişahı ve dilencisiyle, okçusu ve hukukçusuyla yabancı bir tarihtir bize. Onu buzlu camların ardından seyr ede ede gözlerimiz bozulmuş olmalı ki, burnumuzun dibindeki bu engin ve dahi zengin tarihi küçülte küçülte bir hal olmuşuz. Kendimize benzetmişiz onu. Zannetmişiz ki, bugün ne isek, birkaç yüzyıl öncesinde de aşağı yukarı aynı şeydik, hatta daha da kötü vaziyetteydik. Temel varsayımımız değişmiyor ama: Biz ileri bir toplumuz, geçmiştekiler geriydi.

Bir kere tarihi evrim geçiren bir süreç olarak kurguladığınız, yani ilerlemeci bir tarih algılayışına kapı açtığınız zaman gelecek, geçmişten mutlaka daha iyi olacak diye düşünmeye başlarsınız. Gariptir, hayvanlar âleminde bir evrim olduğuna inanmayan ve Darwin’e ateş püsküren çevreler bile aynı evrim kanununu sosyal alanda geçerli ve gayet meşru sayarlar. Oysa ikisinin de çıkış noktası aynıdır: İnsanlık evrim geçirmektedir. Tek farkları, birisinin biyolojik, öbürünün sosyal olarak evrim geçirdiğimizi savunmasıdır. İlerleme kanunu, ikisinde de esas ve mutlaktır.

Her neyse, burada evrimi tartışacak değilim. Maksadım, Osmanlı kadın tarihine bugün etrafımıza örülen zırhlar arasından bir pencere açmak. Duvar sağlam olunca korkarım bu açma işlemi biraz hasarlı olacak; ama deneyeceğim.

Ronald Jennings’in Kayseri, Kıbrıs ve Trabzon, İsrailli araştırmacı Haim Gerber’in Bursa Şeriyye Sicilleri üzerinde, Yvonne J. Seng’in ise Üsküdar Tereke Defterleri üzerinde yaptığı çalışmalar Osmanlı kadın tarihinin karanlık bölgelerine güçlü birer ışık tutuyor.

Mesela Jennings, Osmanlı mahkemelerinin kapısının, gayrimüslim kadınlar dahil bütün şikayetçilere açık olduğunun altını çiziyor ve kadınların nikâh, boşanma, mülkiyet hakları ve miras gibi konularda kendilerine adil davranılmadığını düşündükleri zaman sık sık mahkemelerin kapısını çaldıklarını ortaya koyuyor. Yani öyle pasif, köleleştirilmiş, bütün hayatı kocasının iki dudağı arasından çıkacak söze bağlı bir Osmanlı kadın tipi hayalden ibarettir. Hatta incelediği dönemde Kayserili kadınların yüzde 80’i bizzat mahkemeye gelmiş, ancak yüzde 20’si yerlerine vekil göndermiştir. En çarpıcı örneklerden birisi, babası tarafından zorla istemediği bir erkekle evlendirilmek istenen kızın Sipahi Mehmed’le değil, İbrahim Çelebi’yle evlenmek istediğini kadıya söylemesi ve işin daha da tuhafı, mahkemenin kızı haklı görüp İbrahim’le evlenmesinin haklı olacağına karar vermesidir.

Gerber, 16. yüzyıl Bursa mahkeme kayıtlarını incelediği zaman çok eşlilik konusunda Batı’daki önyargıların ne kadar geçersiz olduklarını tespit etmiş. 1545-1659 dönemindeki 114 yıllık kayıtlar, ölen 1, 516 erkeğin yüzde 92’sinin tek eşli olduğunu, iki eşli olanların oranının yüzde 7, üç eşli olanların ise yüzde 1’den daha az olduğunu göstermiş Gerber’e. Dilimize doladığımız 4 eşliliğe ise bu dönemde hiç rastlanmaması tesadüf olamaz herhalde!

Seng’in Üsküdar’la ilgili İngilizce doktora tezi ise Üsküdarlı kadınların 1521-1524 yıllarında şirketlere ortak olmaktan tutun da kredi vermeye kadar pek çok ‘erkek işi’ne bulaştıklarını ortaya koyuyor. (Mafyaya bulaşmışlar mı, henüz bilmiyoruz!) 16. yüzyılda son derece aktif olan Üsküdarlı kadınlar, Osmanlı kadınlarının evlerinde mahpus hayatı yaşadıkları efsanesini bir kere daha gömüyorlar mitoloji mezarlığına. Tabii anlayana... (Bu bilgileri Metin Yüksel’in “International Journal of Turkish Studies”, cilt 11, No: 1-2’deki makalesinden derledim.)

Söz Üsküdar’dan açılmışken bu defa Seng’in Üsküdarlı kadınlarının yüz yıl ilerisinde yaşamış bir kadın cerrahtan söz edelim; Salih binti Küpeli Hatun’dan.

Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde (Maliyeden Müdevver Defterler’de) 1622 yılından (Genç Osman dönemi) itibaren rastladığımız bir dizi belge, bizi Üsküdarlı bir kadın cerrahla tanıştırmaktadır. Bu kadar belgenin peş peşe sıralanması da göstermektedir ki, devrin en ünlü ve başı en kalabalık fıtık cerrahı, Saliha Hatun’dur. Üstelik bir belgeden öğrendiğimize göre bu kadın, Kıptî, yani Çingene’dir.

Evet, aynı dönemde Avrupa şehirlerinden kovulan Çingeneler, üstelik kadınken Osmanlı Devleti’nin başkentinin göbeğinde resmî olarak doktorluk yapıyor ve bunlar resmî kayıtlara geçiyor ve biz hâlâ Osmanlı kadınını köleleştirilmiş, eve kapatılmış, bütün hakları elinden alınmış gibi sunuyor ve bundan da garip bir haz duyuyoruz. İlerlemiş olduğumuzu nasıl ispat edeceğiz aksi halde? Onlar geri olarak sunulmalı ki, ileri olduğumuz anlaşılabilsin! Öyle değil mi?

Velhasıl Saliha Hatun, Üsküdar’da kadın-erkek fark etmeden hastalarına hizmet veriyor, onlara şifa dağıtıyor, arı gibi çalışıyor. Üstelik de her hastasıyla bir sözleşme imzalamak ve tedavi ücretinin yarısından fazlasını peşin almak şartıyla. Saliha Hatun’un hastalarına bir şart daha koştuğunu görüyoruz. Hasta tedavi sırasında ölürse sorumluluğu kabul etmediğine ve hasta sahiplerinin herhangi bir sorgu sualine muhatap olmayacağına dair bir de belge düzenletiyor: Bunlardan birini paylaşayım sizinle (hasta konuşuyor):

“Müddet-i medîd fıtık arızasına mübtela olup mu’aleceye şiddet-i ihtiyacım olup mezbure hatunı maraz-ı mezkûra ilac eylemek içün 800 akçe ücret ile icar idüb ücret-i merkumeden 500 akçasını ber-vech-i peşin meste’cire-i mersume hatuna ifa ve teslim idüp icare-i mezkureden 300 akçesi halen zimmetimde mezbure hatuna ait ve raci deynimdedir, bi-emrillahi teala mezbure hatunun mübaşereti sebebiyle maraz-ı mersumdan ifakat bulmayup helak olursam veresemden ve ahardan mezbure Saliha Hatun’u dem ü diyetime müteallik rencide idüp dava ve niza eylemesünler...”

Yani, uzun süredir fıtık illetine tutulmuştum, tedaviye şiddetle ihtiyacım vardı, Saliha Hatun’u bulup hastalığımı iyileştirmesi için 800 akçe ücretle tuttum, 500 akçesini peşin verdim, kalan 300 akçe de yanımdadır ve bu para da onundur. Allah’ın emri vaki olup da ameliyat masasından kalkamaz ve ölürsem varislerim ve onların çocukları bu kadına beni öldürdü diye diyet uygulatmaya kalkıp dava ve kavga meselesi yapmasınlar. Yani ben kendi rızamla doktorumun ellerine teslim oluyorum, sorumluluk tamamen bendedir.

Bilindiği gibi bu uygulama, tehlikeli ameliyatlar için bugün de geçerlidir. Osmanlılar ‘rıza senedi’ diyorlardı buna. Bu senetlerden o kadar çok örnek var ki saymakla bitmez. Biter de yerimiz izin vermez. (Merak edenler, yakınlarda Biofarma Şirketi tarafından büyük bir özenle bastırılan “Osmanlılarda Sağlık” adlı 2 cilt halinde bastırılan muhteşem kitaba başvurabilirler. Kitabı yayına sevgili dostum Coşkun Yılmaz ve Necdet Yılmaz hazırlamış. İçerisinde onlarca akademisyenin katkıları yanında, Saliha Hatun’unkiler de dahil olmak üzere Osmanlı sağlık hayatıyla ilgili 800 belge de yer alıyor.)

Saliha Hatun gibi niceleri var ki, yaşamamış hükmündedir gözümüzde. Osmanlı kadınlarına yeniden nefes aldıracak ve asırlık yanılgılarımızı silip süpürecek belgeler arşivlerde, bizi bekliyor. Şimdilik konuşabiliriz. Onlar konuşmaya başlayınca biz susacağız nasıl olsa!
11  Eğitim Vadisi Tarih / Osmanlı Tarihi Ders Notları / Osmanlıda Temizlik : Nisan 28, 2008, 09:23:51 ÖS
Osmanlıda Temizlik 
Batılı Seyyahlara Göre Osmanlı Temizliği ve Kanaatkarlığı
"Türkler çok yaşarlar ve az hasta olurlar .Bizim memleketlerdeki böbrek hastalıkları ve daha bir sürü tehlikeli hastalıkların hiç birini bilmezler. Öyle zannediyorum ki, Türklerin bu mükemmel sıhhatlerinin başlıca sebeplerinden bin de sık sık hamama gitmeleri ve yeyip içmedeki i'tidalleridir. Çünkü az yemek yerler, Hıristiyanlar gibi karma karışık Şeyler yemezler , umumiyet itibariyle içki alemleri yapmazlar ve daima idman yaparlar." (M. de Thevenot-Relation d'un voyage fait an Levant-1665, Paris.) Sayfa 148

''Yemeklerden evvel ve yemekten sonra ellerini yıkamak Türkler arasında o kadar umumi bir adet hükmünü almıştır ki, insanların el yıkamalarına vesile olmak üzere Allah’ın gıdaları yaratmış olduğundan adeta bir darb-ı mesel şeklinde bahsederIer ." (Ricaut-Histofre de I'etat present de l'Empire ottoman (6701 Paris.)

Mutfakları çok temizdir, mutfak takımları da güzellik ve parlaklık itibariyle eşsizdir; gerek sofra takımları, gerek yemekIeri azami nisbette tertemizdir."

''Türkiye'de sofradan kalkılır kalkılmaz mutlaka ellerle ağızlar yıkanır. Önünüze sıcak suyla sabun getirilir, büyüklerin konakIarında ya güI suyu veyahut güzel kokulu başka bir su da ikram .edilir. Bunlarla da mendilinizin bir ucunu ıslatırsınız." (J.B Tavernier-Nouvelle relation de I'interiur du serrail du Grand-Seigneur-1678. Amsterdam)

"Türkler, Avrupa'da ekseriyetle tesadüf edildiği gibi insanların yemek yedikleri veyahut yıkanıp temizlendikten sonra tekrar yiyecekleri kaplarda köpeklerin de yemek yemesine müsaade etmezler .Frenklerin bu hali sık sık tecviz etmelerinden dolayı onlardan (Köpekler!) diye bahsederler .Çünkü Avrupa'da çok defa sofraya köpeklerin de kullanmış oldukları kaplarla yemek getirilir."

Ev iaşesine gelince, senede bir ölçek pirinçle bir kaç çömlek erimiş yağ ve bir kaç türlü kuru yemiş kalabalıkça bir ailenin belli başlı erzakıdır. Bütün Şarkıların gürbüz ve kuvvetli insanlar olmasının bence yegane sebebi işte bu kanaatkarlıklarıdır "
''Türkler umumiyyet itibariyle boylu boslu, güzel yapılı adamlardır. Hıristiyan Avrupa'nın tek bir şehrinde bile bütün Osmanlı imparatorluğundan daha çok sakat ve biçimsiz adama tesadüf edilir .Fazla olarak Türkler güçlü-kuvvetli oldukları için pek çok yaşarlar. Herhalde bunun en tabii sebebi gayet sıhhi ve iyi gıdalar kullanmalarında ve mideyi bozmak suretiyle ciğerlere, kalbe ve dimağa ekseriyye zarar veren Iezzetli ve mütenevvi, yemeklere ehemmiyet vermemelerinde aranmalıdır. İşte bundan dolayı Türkler nadiren hasta olurlar. Bizlerin daima tutulduğumuz taş, kum, damla vesaire gibi hastalıklar onlarda hemen hiç , görülmez. Bu sıhhi vaziyetlerini bir taraftan yeyip içmedeki kanaatkarlıklarına, bir taraftan da israfa kaçmamak şartıyla hamamda yıkanıp temizlenme adetlerine medyumdurtar. Kadınları da ayni vaziyettedir. Boylarıyla yürüyüşlerinin ihtişamı erkeklerinkinden aşağı değildir. Uzun fistanlarının da bu ihtişamda büyük bir tesiri vardır." (Comielle Le Bruyn -Voyages de Cornielle Le Bruyn par Ia Moscovie, en Perse et aux indes orientales., 1332, La Haye.)

"Eski Türk yemeğindeki temizlikle kanaatkarlık şöyle anlatılır:
"Şimdi Türk milletinden umumi surette bahsedelim. Bu millet yemek hususunda çok kanaatkardır, yiyeceklerinin sıhhi ve mugaddi olmasıyla iktifa eder, az yemek yer, her şeyden yediği hiçbir gün yoktur. Macaristan'da Türklerin imparatora iade etmek mecburiyetinde kaldıkları bir çok kalelerin uzun zaman aç kaldıktan sonra teslim olmaları fıtri kanaatkarlıklarının bir delilidir. Miktarı az olan günlük yiyeceklerini bir kaç öğünde yedikleri için, hiç bir zaman mideleri çok dolu olmadığı gibi büsbütün boş da kalmaz. Hazım fiilinin bu suretle muntazam bir faaliyet takip ettiğinden emin olduğum için, ben bu usulün bir hayli sıhhi olduğuna kaniim. İstanbul Türkleri yemek saatlerini o kadar geniş bir şehirde o kadar büyük bir sarayda geçirilen faal hayata uygun ve akılane bir şekilde tanzim etmişlerdir. Türkler sabah namazını şafak sökerken kılmakla mükellef oldukları için, erken kalkmak mecburiyetindedirler. Bu namazı kıldıktan sonra pek hafif bir kahvaltı ederler. Öğleyin bir kaç yemiş yerler. İtalyan saatiyle 21 de (Yani ikindi vakti) hafif bir yemekle iktifa ederler ve gecenin bir buçuğundan (yani saat sekiz buçuktan) evvel de rahat rahat akşam yemeklerini yerler. Yemek saatlerini işte böyle tanzim etmişlerdir. Çünkü diğer saatlerini ibadete ve ticaret sahasıyla Babı-ı Ali'de ve diğer dairelerdeki meslek işlerine hasrederler."(Comte de Marsigli-L'etat militaire de l'Empire ottoman, ses progres et sa decadence, ,1732, La Haye.)

''...Bu harem dairesinin içi kadar temiz bir yer tasavvur edilemez, döşeme tahtalarıyla dehlizler sık ve sağlam hasırlarla kaplıdır. Bunların ürülmüş olduğu samanların yahut sazların rengi soluk bir sarıdır. Odalarda çepe çevre dizilmiş minderlerden başka mefruşat yoktur, perdeler gibi bu minderler de beyaz pamuk bezinden yapılmıştır. Ne erkeklerin, ne kadınların dışarda giydikleri pabuçlarıyla hiç bir zaman ev içlerine girmemeleri Türkler arasında adet olduğu için, döşeme tahtalarında hiçbir zaman kir görülemez." (Ledy Craven -Voyage de Milady Craven a Constaninople, par ia Crimee en 1786 -1789, Paris.)

"... Yüzler, eller, ayaklar, tertemiz, yamalı kıyafet pek az ve hele kirlisi hemen hiç yok, bütün ictimai sınıflar arasında umumi ve mütekabil bir hürmet ve riayet manzarası göze çarpıyor." (Edmondo de Amicis -Constantinople -1883, Paris.)


 
12  Eğitim Vadisi Tarih / Osmanlı Tarihi Ders Notları / Harem Nedir ? : Nisan 28, 2008, 09:23:19 ÖS
Harem Nedir - Ahmet Şimşirgil
Harem lûgatte korunan, mukaddes ve muhterem yer anlamına gelir. Ev, konak ve saraylarda genellikle iç avluya bakacak bir şekilde planlanan, kadınların yabancı erkeklerle karşılaşmadan rahatça günlük hayatlarını sürdürdükleri kısımdır. Burada yaşayan kadınlara da harem deniyor olması, İslamiyet'in bu bölümlere, özellikle hane kadınlarıyla belirli bir kan bağı dışında kalan erkeklerin (nâmahrem) girişini yasaklamasından kaynaklanır.

Osmanlı devlet teşkilâtında harem-i hümâyûn tabiri hem haremi hem de Enderunu içine alır. Enderun padişah, saray ve devlet hizmetinde bulunacak erkeklerin, harem ise ikametgâh görevinin yanında kadınların yetiştirilmesi için bir eğitim müessesesidir. Bu bakımdan hareme yüksek dereceli kadınlar akademisi de denilebilir. Burada en alt kademe olan cariyelikten ustalığa kadar bir terfi sistemi bulunmaktadır.

Haremin bu son derece çarpıcı ve ilgi çekici yönü ne yazık ki, hep geri plana itilmiş ve yeterince değerlendirilmemiştir. Buna karşılık harem hayatının gizliliği ve mahremiyeti herkese malum olduğu halde özellikle batılı yazarlar tarafından hiç bilinmeyeni en bilinen kısmıymış gibi harem hakkında anlatılanlar basit ilişkiler üzerine kurulmuştur. Buradaki bilgilerle senaryolanan çeşitli film, roman ve tiyatrolarda da maalesef çok geniş bir teşkilata sahip bulunan haremin asıl fonksiyonu göz ardı edilmiş veya maksatlı olarak unutturulmaya çalışılmıştır.

Oysa son yıllarda harem üzerine yapılan yerli ve yabancı bilim adamlarının yaptıkları çalışmalar Osmanlı sarayının harem bölümünün padişahın evi ikametgâhı olmasının yanı sıra dünyada eşi benzeri görülmeyen bir mektep hüviyetinde olduğunu gözler önüne sermektedir.

Harem-i Hümayun hakkında on yıllık yorucu bir mesai sonunda arşiv belgelerine dayalı bir doktora tezi hazırlayan Amerikalı uzman Leslie Peirce "Biz batılılar İslam toplumunda cinselliği saplantı haline getirmek gibi eski ama güçlü bir geleneğim mirasçılarıyız. Harem, müslüman cinsel duyarlılığı üzerine kurulu Batı efsanelerinin kuşkusuz en yaygın simgesidir" dedikten sonra haremin amaç ve teşkilatı hakkında verdiği bilgiler aleyhteki iddialara en güzel cevaptır.
"Hanedan ailesi üyeleri için harem bir ikametgâhtı. Sultan ailesinin hizmetkârları için ise bir eğitim kurumu diye tarif olunabilir. Genç kadınlar sadece padişaha uygun cariyeler ve annesiyle diğer ileri gelen harem kadınlarına nedimler sağlamak amacıyla değil, aynı zamanda askerî/idarî hiyerarşinin tepesine yakın erkekler için uygun eş sağlama amacıyla eğitilirlerdi. Enderun, saray içinde padişaha kişisel hizmet yoluyla erkekleri nasıl saray dışında hanedana hizmet hazırlıyorsa, harem de kadınları padişah ve annesine kişisel hizmet yoluyla dış dünyadaki rollerini almaya hazırlıyordu.

Azat edilerek Enderun mezunları veya diğer görevlilerle evlendirilen bu kadınların payına da kocalarının oluşturduğu erkek hanelerini (selamlık) tamamlayan haremler oluşturmak düşerdi.

Sultan hanesinin kurduğu teşkilat ve eğitim kalıbı bu köle evlilikleri vasıtasıyla çoğaltılarak Osmanlı yönetici sınıfının sosyal ve politik temelini oluşturuyordu. Saray eğitim sisteminin -hem erkek hem de kadınlar için- ana hedeflerinden biri hükümran hanedana sadakatin aşılanmasıydı. İmparatorluk elitini sarmalayan bağları erkekler kadar kadınlar da sürdüğü için elitin sadakatinin odağında sadece padişahın kendisi değil, aynı zamanda sultan hanesinin kadınları, yani bir bütün olarak haneden ailesi vardı."

Yine 17. yüzyıl bazı batılı yazarlardan haremin gizliliğinin yanı sıra harem hakkında konuşanların da fanteziler üretmekten başka bir şey yapmadıklarını gözlemlemek mümkündür.

"Sarayın, ikinci avluya girmelerine izin verilen yabancıların gidebildiği kadarını gördüm... İçeriyi görmedim. Ama hükümdarlarına karşı huşu duyduklarını gösteren şahane bir sessizlik ve saygı içindeki sonsuz bir görevliler ve hizmetkârlar kalabalığı ile karşılaştım." (Henry Blunt, A Voyage into the Levant, 1638).

"Kadınlar dairesine ilişkin bir bölümü buraya, okuyucuya bu daireyi iyi bilmenin imkânsızlığını anlatabilmek için dahil ediyorum... Buraya erkeklerin girmesi yasaktır ve bu yasak Hristiyan manastırındakinden çok daha büyük bir dikkatle uygulanır...

Sultanın aşk hayatının niteliği gizli tutulur. Bunun üzerine konuşmayacağım ve bu konu hakkında hiç bir bilgi edinemedim. Bu konuda fantezi kurmak kolay ama doğru bir şeyler söylemek alabildiğine güçtür." (Jean-Baptiste Tavernier Nottvelle Relation de l'interieur du serrail de Grand Seigneur, 1675).

"Kardeşim, Osmanlı imparatorlarının sarayı konusundaki merakını herkesten kolay giderebilirim. Çünkü yirmi yıldan fazla bir süredir bu sarayın iç