Destekleyenler: forum  || coğrafya

Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Friedrich Wilhelm Nietzsche (Sonsuz Dönüş)  (Okunma Sayısı 1397 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
TUJCE
Eğitim Vadisi 3
****

Karizma +10/-2
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 305



Üyelik Bilgileri
« : Aralık 03, 2008, 07:52:25 ÖS »




"‘Bak’ diye sürdürdüm konuşmamı, ‘şu âna bak! Geçitten, Ândan, sonrasız bir yol uzanıyor geriye doğru: bir sonrasızlık var arkamızda.’

Her yürüyebilen, bu yolu daha önce yürümüş olmalı değil midir? Her olabilen, daha önce olmuş değil midir?

Peki her şey daha önce de var idiyse: bu âna ne dersin, cüce? Bu geçit dahi, -önceden var olmuş olmalı değil midir?

Ver her şey birbirine öyle bir bağlı ki, bu ân, bütün gelecek şeyleri kendine çekmekte, dolayısıyla, kendini de çekmekte, -öyle değil mi?

Çünkü her yürüyebilen, bu uzun yolu bir daha yürümelidir ileri doğru!-

Peki ayışığında sürünen şu yavaş örümcek, peki ayışığının kendisi, peki geçitte fısıldaşan, sonrasız şeyler konuşan senle ben, -hepimiz daha önce de var olmuş olmalı değil miyiz?

-ve dönmeli ve önümüzdeki öbür yolda, o uzun, korkunç yolda yürümeli, sonrasızca dönmeli değil miyiz?

Böyle konuştum, gittikçe yavaş konuştum: çünkü kendi düşüncelerimden ve ard düşüncelerimden korkuyordum. Derken, bir köpek uluması işittim yakında.

Daha önce de böyle bir köpek uluması işitmiş miydim? Düşüncelerim geriye doğru koşuyordu. Evet! Çocukken, -en uzak çocukluğumda:

-böyle bir köpek uluması işitmiştim o zamanlar.
 

Nietzsche’ye göre, bizler şu anki varoluşumuz daima tekrar edecekmiş, ve bizler, yaşadığımız her anı sonsuza dek tekrar ve tekrar yaşamak zorunda olacakmışız gibi davranmalıyız.

Aslında burada söz konusu olan şey, metafiziksel-ahlaksal bir fabldır. Ama Nietzsche ona, kendisi buna inanıyormuş gibi, çok yüksek bir değer biçmemiz gerektiği konusunda ısrar ediyordu. Onu "bir insanın yüceliğinin formülü" olarak tasvir ediyordu.

Nietzsche, an’ın önemini aşırı derecede romantik bir üslûpla vurgulayışının, hayatı doyasıya yaşamaya dair bir uyarı olarak anlaşılmasını ister. Gelip geçici şiirsel bir fikir gözüyle bakılırsa bu düşünce belirli bir potansiyele sahip. Ama felsefi ve ahlaki açıdan yapılacak bir incelemede bu düşüncenin tutunabilirlik pek bir yanı yok. "Hayatı yoğunluğuna yaşa" şeklindeki klişe, tartışılabilir bir fikri içerse de, hiç değilse belirli bir kütleye sahiptir. Ama sonsuz geri dönüş ile ilgili düşüncenin, biraz derine inerek irdelendiğinde tamamen önemsiz olduğu ortaya çıkar. Tekrar eden yaşamlarımızdan her birini hatırlıyor muyuz? Eğer bu mümkünse, kesinlikle, kesinlikle bizim için bazı şeyler değişirdi. Ama değilse, daha önceki varoluşlarımızın bizler için hiçbir değeri yok. Şiirsel bir görüntü, çok büyüleyici olsa dahi, eğer, Nietzsche tarafından tasarlandığı gibi, bir prensip olarak kullanılacaksa, daha fazla içeriğe sahip olmalıdır.
 
Logged
TUJCE
Eğitim Vadisi 3
****

Karizma +10/-2
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 305



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #1 : Aralık 03, 2008, 07:52:47 ÖS »

Yaşamla özdeşleşmek, kendini onun akıntılarına bırakmak, yaşamın, sonu ve amacı olmayan bir hareketin iki evresini de katetmesini kabullenmek demektir -biri diğerini koşullandıran, yaratıcı evre ve yıkıcı evre-. Flaubert, ‘Aziz Antuan'ın Günâh Eğilimi’ adlı kitabında aynı gereksinimi keşfetmiştir: Azizin gözleri önünde ürkütücü bir kuşağın anlaşılması güç olayları meydana geliyordu. Ölüm yaşamdan doğuyor ve yaşam da ölümden doğuyordu. Zaman her ikisini de birbirlerine Platon'un Fedon'unda olduğu gibi iyi bir uyum içinde karıştırmıyor, tersine ortaya bir uyumsuzluk çıkıyordu. Kuşkusuz, bize sunulan her şeyin iğretiliğine karşın inanç duyarlılığımızı bu gibi etkiler pek şaşırtmaz. Goya'dan beri sanat, iyinin ve kötünün, acı ve mutluluğun birlikte varolduğunu ifade eder. Kurtarıcının ve şeytanın yüzleri, kahkaha ve acı birbirlerine karışmıştır. Bu bağlamda, akla gelen diğer adlar: Christ d'Ensor ve Nice'li genç bir ressam olan Raymond Moretti'dir.

Şimdi, Nietzsche'nin duygularına bir başkası eklenmişti. Bu duygu daha önce de karşımıza çıkmış fakat çok kısa bir şekilde anlatılmıştır. Nietzsche'ye ‘Sonsuz Dönüş’ düşüncesini zorla kabul ettirmekte büyük bir payı vardır: Bu duygu her gün giderek artan karşı konulamaz bir güçle çok yakında olan yıkıma doğru sürüklüyordur. Sosyal zamanın berisinde, iç organlarımıza benzeyen, aralıksız hücreler üreten ve öldüren doku gibi içimize işleyen başka biz zaman vardır. Bu, Buda'nın öteki dünyayı terk ettiğinde kendisini çok korkutan, yazgımızın sahnelediği varoluşçu zamandır.

Bu varoluşçu zaman, alışkanlık ve geleneklerin altında silineceği ön planda bulunur. Sosyal zamanda yaşayan insanların yaşamları pek önemli değildir. Ancak varoluşçu zaman insan yaşKendime, kişinin yaşayacağı maceraya bir anlam ve önem kazandırır. Ayrıca varoluşçu zaman daha da uzaklara yönelip tarihsel zamana erişir ve ona kendisine özgün niteliklerini kazandırır. Böylece, genleşen ve gevşeyen zaman, olumsuz bir sonsuzluk amacıyla onu derleyen bir önsezi içinde değişime uğrar. Bunun sonucunda saplantı haline gelen duyumlar doğar. İnsanın ayakları altında çok geçmeden içine düşeceği bir uçurum ortaya çıkar. Gittikçe aratan bir yazgıya sahip olma duygusunun yanına bir de pek yakında gerçekleşecek olan bir felaketin kesinliği eklenir. Final çok yakında ve tıpkı dilimizin ucuna kadar gelen bir sözcük gibi kendisini ortaya çıkarmaya hazırdır.

Her şey tüketilmiş duygusu uyandırmaktadır. Beklenen gong sesi bir uyarı ve kurtuluş olarak algılanacaktır. Bundan sonra biz artık bir oyuncuyuz ve bu oyuncu rol aldığı bir sahneye fırlatılmıştır, taşıdığı maske ona zorla takılmıştır. Şimdiki tarih olayları ise, bıkıp usanmadan geçmişte kalan ve evrenin değişiminde tutsak kalan bir tarihin olaylarını yineleyip durur. ‘Sonsuz Dönüş’ işte bu kesinliğin ifadesidir.

Buna karşılık, Nietzsche'nin "çocukluk aşklarının yeşil cennetine" karşı duyduğu özlem gittikçe çoğalıyordu. Bu boş zamanlarda insan kederden ve tasadan uzak istediği gibi hareket edip oyunun tadını çıkarır. Her şey hafif ve iyidir, düşünceler henüz yazgının tehdidi altında değildirler. Bu oyuna sanatçının yaratıcılığı yaklaşır. Yaratıcılık da ağırlık düşüncesinden, ağırlık kanunlarından, kendisini uzak tutuyor gibidir. İyiliksever bir düşünüş olumlu bir sonsuzluk içeren çok güzel bir anın gerçekleşmesine yol açar.
Logged
TUJCE
Eğitim Vadisi 3
****

Karizma +10/-2
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 305



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #2 : Aralık 03, 2008, 07:53:20 ÖS »

Her şey tüketilmiş duygusu uyandırmaktadır. Beklenen gong sesi bir uyarı ve kurtuluş olarak algılanacaktır. Bundan sonra biz artık bir oyuncuyuz ve bu oyuncu rol aldığı bir sahneye fırlatılmıştır, taşıdığı maske ona zorla takılmıştır. Şimdiki tarih olayları ise, bıkıp usanmadan geçmişte kalan ve evrenin değişiminde tutsak kalan bir tarihin olaylarını yineleyip durur. ‘Sonsuz Dönüş’ işte bu kesinliğin ifadesidir.

Buna karşılık, Nietzsche'nin "çocukluk aşklarının yeşil cennetine" karşı duyduğu özlem gittikçe çoğalıyordu. Bu boş zamanlarda insan kederden ve tasadan uzak istediği gibi hareket edip oyunun tadını çıkarır. Her şey hafif ve iyidir, düşünceler henüz yazgının tehdidi altında değildirler. Bu oyuna sanatçının yaratıcılığı yaklaşır. Yaratıcılık da ağırlık düşüncesinden, ağırlık kanunlarından, kendisini uzak tutuyor gibidir. İyiliksever bir düşünüş olumlu bir sonsuzluk içeren çok güzel bir anın gerçekleşmesine yol açar.

Nietzsche şöyle der: "‘Dönüşün Sonsuz’ olduğunu meydana getirdiğim an ve bu anın aşkı sayesinde ‘Dönüş’ü destekliyorum." Sonsuzluğun iki şekli vardır. Duygularımız ikisi arasında, zamanın bütünlük dönemine kavuşacağı ana kadar duraksıyordu.

Bununla birlikte Nietzsche bu varsayımın antik dönemin filozoflarına kendisini zorla kabul ettirdiğini yadsımıyordu: İki karşıt görüş "mekanikçilik ve Platonculuk"u ‘Sonsuz Dönüş’ düşüncesi içinde karşılaşıyordu. Bu şaşırtıcı bir olaydır, çünkü her iki düşünüşün de pozisyonları birbirlerine tamamen zıttır: Platon öteki dünyaya inanır, mekanikçiler ise her şeyi atom ya da güçlerin bileşimine indirgerler. Platon için örnekleri çoğaltabiliriz: Öncelikle Nicolas Boulanger tarafından yorumlanan XVIII. yüzyılda çok tanınan politik bir metin Nietzsche'nin dikkatini çekmiştir.

Nietzsche'nin dikkatini çeken başka bir açıklama ise iki türlü yetiştirme olduğu açıklamasıdır: Sokrates'in "İnsanlara uygun gelen ve hayvanları ilgilendiren, başka birisine uygun gelen sürü halinde bir yetiştirme var." dediğini vurgular.

Bunu, türlerin çokluğu ve soyların arasındaki eşitsizlik açıklamalarıizler. ‘Kanunlar’da kozmik devrelerin almaşıklığı yeniden doğrulanmıştı. Atinalının dediğine göre, insanlığı en alçakgönüllü yinelemelerine götürmüş olan büyük felaketler meydana gelmiştir. Bununla birlikte Nietzsche özellikle enerjetik atomculuktan elde edilen incelemeler üzerinde ısrar etmekteydi: Basel'de uzun yıllar boyunca Lucréce okuduktan sonra, Boscovitch'in yapıtlarına yöneldi ve tüm bunların sonucunda enerjinin korunması ilkesinin ‘Sonsuz Dönüş’ü gerektirdiği kanısına vardı.

Daha belirgin olan başka bir metin bu dönüşün doğrulamasını evrende varolan değişken güçlerin dengesine bağlar: Bu güçler ne çoğalır, ne de azalırlar... Elverişli oldukları bileşimlerin sayısı her ne kadar önemliyse de, sonsuz değildir. Böylece bu sayı, çok büyük zaman aralıklarından sonra, aynı olayların ortaya çıkmasına yol açarak çoğalmalıdır:

"Güçler dünyası hiçbir azalmaya uğramaz. Çünkü zamanın sonsuzluğu içinde güçsüzleşir ve yok olup gider. Güçler dünyası hiçbir duraksamaya izin vermez. Çünkü bu durumda duraksama aynı zamanın saatini hareketsiz kılar. O zaman güçler dünyası hiçbir zaman denge noktasına ulaşamaz. Güçler dünyasının dinlenmeye zamanı yoktur. Gücü ve hareketi her an aynı büyüklüktedir. Dünyanın ulaştığı durum ne olursa olsun, güç dünyasının bu duruma ulaşmış olması gerekir. Bu bir kez değil sayısız kez yinelenmelidir. Böylece, şu an yaşadığımız an birçok kez ulaşılmış olan bir andır.

İnsan, tüm yaşamın durmadan döndürülen bir kum saatidir. Bu saatin içeriği sonsuz kez, zamanın uzun bir dakika aralığı dolana dek akar durur. O zaman, acılarının ve sevinçlerinin her birini, arkadaşlarını ve düşmanlarını, umutlarını ve hatalarını en küçük bir ot parçasını ve en küçük güneş ışığını ve her şeyin tamamını bulacaksın. Senin küçük bir parçası olduğun bu halka ömür boyu parlayacaktır. İnsanlık tarihinin birbirlerini izleyen dönemlerinin her birisinde, yalnız olan bir insan için, daha sonra herkes ortak bir güçlü düşüncesinin ortaya çıkacağı bir saat vardır: Her şeyin ‘Sonsuz Dönüş’ü düşüncesi: Her seferinde insanlık için öğle vakti olacak." 
Logged
TUJCE
Eğitim Vadisi 3
****

Karizma +10/-2
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 305



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #3 : Aralık 03, 2008, 07:54:43 ÖS »

İnsanın sağladığı böyle bir yazgının formülü isteniyor mu? Bu formül, benim Zerdüşt'ümün içinde bulunur:

Kötünün ve iyinin içinde yaratıcı olmak isteyen kişi, önce yıkıcı olmalı ve değerleri yok etmelidir.

Böylece, en büyük kötülük, en büyük iyiliğin bir parçası olur, ancak, en büyük iyilik yaratıcıdır.

Ben, şimdiye kadar hiç kimsenin olmadığı kadar korkunç bir insanım, ama bu benim en iyiliksever insan olamayacağım anlamına gelmez.
 
 --------------------------------------------------------------------------------
Hiçbir adalete sığmayan, sayısız çatışma ve acılar iyi bir Tanrı'ya nasıl mal edilebilir?

nietzsche ye göre tanrı insanı dünyaya acı çekmesi için göndermiştir. bu cümleden tanrı nın varlığının kabul gördüğünü düşünebiliriz fakat kendi düşüncem nietzsche nin tanrıyı inanılacak bir varlık olarak görmemesidir.

nietzsche ye göre din bu dünyaya dayanabilmek için bir araçtır. tanrı da bize güzel sonsuz dünyalar vadetmektedir. nietzsche ye göre insanlar inanışları ve sıradan hayat sevdaları yüzünden bu dünyanın nimetlerini hep kaçırmışlardır. evet nietzsche tanrıya inanmazdı.

dünya görüşü bakımından schopenhauer dan etkilendiği aşikar. karamsarlığı ve tanrı tanımazlığı onu ölümünden sonra tanrısızların tanrısı yapabilecektir.

üstinsan kavramına gelirsek.. üstinsan üstüninsan değildir. üstinsan insandan sonraki evredir. insan tüm tabuları yıkıp tamamiyle kendi olduğu an ve kısıtlamaları hayatından kaldırdığı an üstinsan olma aşamasına girmiş olacaktır.

nietzsche insanın kendisi olması için çok fazla ipucu vermiştir bize. tabi benim kısa cümlelerimden bunu anlamak mümkün değil. kitaplarını ki tavsiyem olarak ilk önce -böyle buyurdu zerdüşt-ü okursa kişi onu anlamaya başlar. şahsen çok sevdiğim bir filozoftur.

--Koru kendini iyilerden ve adillerden! Onlar hoşlanırlar kendi erdemini yaratanları çarmıha germekten nefret ederler yalnızlardan 


Nietzsche ilk kitabı, Müziğin Ruhundan Trajedinin Doğumunda; Attika trajedisinden söz eder. Bu trajedi; köklerinde birbirlerinden tamamen zıt iki dünya görüşü ve eğiliminin bulunduğu iddiasına dayanmaktadır. Bunlardan ilki; Likya kökenli bir Anadolu tanrısı olan
Apollon; aydınlığı, ölçülü gücü fakat her şeyden önce de aklı, akıl idaresindeki insan davranışını simgeler. Nietzsche bu tanrının simgelediği şeyin; insanın kuramsal düşünce yaratma gücü olduğu düşüncesindedir. İkincisi; yani, Nietzsche’nin Attika trajedisinin
kökünde gördüğü diğer tanrı ise, Lidyalı Şarap Tanrısı Dionysos’tur. Bu tanrının simgelediği ise; her yönüyle doğa ve insanı doğanın sırlarına erdiren güçtür. Nietzsche yazılarında; Dionysos’un Apollon’un tersine; akıl yerine hissi, ölçü yerine coşkuyu, sınır
yerine taşkınlığı dile getirdiği izlenimine ulaşmıştır. Nietzsche’nin Dionysos ile anlatmak
istediği; insan aklı ile filtrelenmemiş doğayı görme isteğidir. Bu anlamda Nietzsche trajediyi; aklı, çıplak doğayı, ölçüyü, coşkuyu, sınırı, taşkınlığı bünyesinde birleştiren bir sanat şekli olarak görmüştür.

Nietzsche göre Sokrates; aklın, rasyonalitenin egemenliğini kurarak, Apollon unsurunu Dionysos unsuruna karşı tek hakim haline getirmiştir. Bu insanlığı doğanın gerçeklerinden kopararak ona yalancı bir iyimserlik ve yaşam vermek demektir. Yine bu
anlamda Nietzsche; akla karşı değildir, ancak aklın her şeye kadir olduğunu sanarak gözlerini doğaya yani; Dionysos’a kapayanlara karşıdır. O adeta Kartezyen bir
akla karşıdır.

Nietzsche’nin bu konudaki görüşlerini özetlersek: Yaşam, yalnızca sonsuz olabilirse bir anlama sahip olabilir. Yaşamın anlamı; yaşayanın o yaşamdan ne kazanacağı ile doğrudan bağlantılıdır. Eğer bir gün her şey bitecek ise; yaşamdan kazanılacak şey bir hiç
den ibarettir. Yaşayanın sonsuza kadar yok olmayacak bir şey yapması mümkün değildir. Bu düşünce insanı ümitsizliğe ve çaresizliğe götürür. Ümidini kaybetmiş
bir insan da her şeyini kaybetmiş demektir.
Bu ümitsizlikten kurtulmanın bir yolu; bir şekilde insan yaşamına anlam verecek, onu sonsuzluk kavramıyla barıştıracak, bir masal icat edip; sonra o masala
inanmaktır. Nietzsche, yalnızca Apollon ögesinin yani; yalnızca aklın kontrolündeki insanın bu yolu seçtiği kanısındadır. Bu yol insanı doğaya yabancılaştırmış,
korkak , kişiliksiz bir yaratık haline getirmiştir. Nietzsche Tanrının Ölümünü ilan ederken; aslında dinlerin her insana tanrılık vaat ettiği gerçeğinin altını çizmiştir. Dinler insana; öteki tarafta, sonsuz yaşam ve bitmeyen mutluluk vaat eder. Aslında bunlar tanrının özellikleridir. İnsan; insanlığından korktuğu için; icat ettiği dinler vasıtasıyla, kendini tanrılaştırmaya özenmektedir. Nietzsche bu yalana katlanamaz ve tanrının ölümünü ilan eder.

Dionysos ögesi; coşku, taşkınlık, sınırsızlık içinde, bir sürü çirkinliği de içerir. Ama bunlar gerçektir. Nietzsche Apollon ögesini bir düşe, Dionysos ögesini ise sarhoşluğa benzetir. Düşler hayal ürünüdür. Sarhoşluk ise; çarpıtılmış olsa bile, gerçeğin seyredilmesi ve gerçekle yaşamaktır. Rüya; gerçeğe çarpamaz, sarhoş ise çarpar. Nietzsche; hem dinde,
hemde geleneksel felsefe ve bilimde insanı uyutmaya , bir düş aleminde yaşamaya zorlayan unsurlar görmekte, her ikisinin de insanı deneyimden uzak tuttuğunu
vurgulamaktaydı.
Nietzsche’nin önemini görüp de dile getiremediği; aklın küstahlığının dizginlenmesi gerektiğidir. Aklın terbiye edilmesinin ve dizginlenmesinin yolu; aklı kendi dışında bir şeyle, doğa ile, durmadan karşı karşıya getirmekten geçmektedir. Yani; hiç bitmeyen
bir Apollon- Dionysos diyaloğu kurmaktan. Yani; Sokrates’in kurucusu olduğu kuramsal insana karşı, doğa bilimci, eleştirel, yaratıcı akılcı insanı savunmaktan.

--------------------------------------------------------------------------------
    "Gözlerinin içine baktım, ey hayat; altın parıltısı gördüm gece gözlerinde senin -hazdan yüreğim durdu:
 
 
 
 --------------------------------------------------------------------------------
"Zerdüşt adanın tepesinden, sabahleyin erken saatte diğer kıyıya ulaşmak için yola çıktığında vakit gece yarısıydı... Çünkü gemiye binmek istediği yer orasıydı.

Bu kıyıda yabancı gemilerin demir atmaktan hoşlandıkları iyi bir koy vardı.

Bu gemiler denizi aşmak isteyen bazı kişileri Bienheureus adalarından beraberlerinde getirirlerdi.

Zerdüşt dağa tırmanırken yalnız başına yaptığı birçok yolculuğu düşünüyordu, daha önce ne çok tepe ve doruk aşmıştı..."
 
 
 
Logged
TUJCE
Eğitim Vadisi 3
****

Karizma +10/-2
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 305



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #4 : Aralık 03, 2008, 07:54:58 ÖS »

Ağı saçanlardır onlar, bilerek bilmeyerek. (...) Evet, kirli bir ırmaktır insan. Kirli bir ırmağı içine alması ve bozulmadan kalması için deniz olmalı kişi. (...) İnsan, hayvanla üstinsan arasına gerilmiş bir iptir, uçurum üstünde bir ip. (...) Ben, gönlü har vurup harman savuranı severim - ne teşekkür bekler, ne teşekkür eder: çünkü hep verir o ve kendini korumak istemez. Ben, zar kendine uygun düşünce utananı ve soranı severim: "Ben düzenci bir oyuncu muyum yoksa ?" - çünkü yok olmak ister o. Ben, işine başlamadan önce altın sözler saçanı ve hep sözverdiğinden fazla yapanı severim: çünkü batışını ister o. Ben, tanrısını yola getireni severim, çünkü tanrısını sever o; tanrının öfkesinden yok olması gerekir de. Ben, yaralanmada bile gönlü derin olanı ve küçücük bir şeyden yok olabileni severim: böyle geçer o köprüyü seve seve. Ben, gönlü dolup taşanı severim, öyle ki kendini unutur ve her şey onun içindedir; her şey onun batışı olur böylece. Ben, özgür ruhlu ve özgür yürekli olanı severim: böylece kafası, yüreğinin içi yalnız olur, ama yüreği batmaya zorlar onu.
Logged
TUJCE
Eğitim Vadisi 3
****

Karizma +10/-2
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 305



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #5 : Aralık 03, 2008, 07:55:28 ÖS »

Aşk ve nefret kör değillerdir; ama kendileriyle birlikte taşıdıkları ateş yüzünden kör olmuşlardır.
 
İnsan kahkahalarla güldüğü zaman, kabalığı ile tüm hayvanları geride bırakır.
 
Ruh arayanda, hiç ruh yoktur.
 
Bir insanın gerçekten ele almış olduğu düşünce özgürlüğü ile, onun tutkuları ve hatta arzuları da gizli gizli kendi üstünlüklerini göstereceklerini sanırlar.
 
Açıkça büyük amaçlar tasarlayan ve daha sonra bu amaçlar için oldukça yetersiz olduğunu gizlice kavrayıveren kimse, çoğu zaman bu amaçlardan vazgeçecek kadar da güçlü de değildir. İşte o zaman ikiyüzlülük kaçınılmazdır.
 
Biri kendi düşüncesine bağlı kalır; çünkü ona kendi kendine ulaşmış olduğunu sanır. Öteki ise, onu zahmetle öğrendiği ve onu anlamış olmakla övündüğü için bağlıdır düşüncesine. Sonuç olarak, her ikisi de kendini beğenmişlik ...
 
Bugün artık kimse ölümcül hakikatlerden ölmüyor; çok fazla panzehir var.
 
Kötü belleğin iyi tarafı, aynı şeylerden bir çok kez, ilk kez gibi yararlanmaktır.
 
Bir konu hakkında hazırlıksız sorguya çekildiğimizde, aklımıza gelen ilk düşünce çoğu zaman bizim kendi düşüncemiz değildir; ama bizim sınıfımıza, konumumuza ve soyumuza ait olan sıradan bir düşüncedir sadece. Öz düşünceler pek ender olarak su yüzüne çıkarlar.
Bizzat kendimizde olan bir değeri övdüğü, okşadığı zaman mucizeyi de, usdışını da kabul ederiz.
Yarı-bilim tam bilimden daha üstündür. O, sorunları olduklarından daha kolay görür ve bununla görüşünü daha anlaşılır, daha inandırıcı kılar.
Logged
TUJCE
Eğitim Vadisi 3
****

Karizma +10/-2
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 305



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #6 : Aralık 03, 2008, 07:56:09 ÖS »

Hoşlanmadığımız bir düşünceyi öne sürdüğü zaman bir düşünürü daha sert eleştiririz. Oysa, bizi pohpohladığında onu daha sert eleştirmek uygun olacaktır.

Sahip olunması zorunlu tek şey var: Ya yaradılıştan ince bir ruhtur bu, ya da bilim ve sanatlar tarafından inceltilmiş bir ruh...

Tüm idealistler, hizmet ettikleri davaların her şeyden önce dünyanın tüm öteki davalarından üstün olduğunu düşünürler. Kendi davalarının biraz olsun başarılı olması için, bu davanın tüm öteki insan girişimlerine gerekli olan aynı pis kokulu gübreye açıkca ihtiyacı olduğuna inanmak da istemezler

--- Ben, bütün nesnelerin ebedi dönüşünü yeniden öğrenmek üzere, sonrasızca dönerim bu aynı hayata, en büyüğüyle en küçüğü içre---

--- Yeryüzünün ve insanın büyük öğlesiyle ilgili öğretiyi yeniden dile getirmek üzere, insana üstinsanı yeniden bildirmek üzere.

 
Logged
TUJCE
Eğitim Vadisi 3
****

Karizma +10/-2
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 305



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #7 : Aralık 03, 2008, 07:56:40 ÖS »

Öyle bir hayat yaşıyorum ki,
Cenneti de gördüm, cehennemi de.
Öyle bir aşk yaşadım ki,
Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.
Bazıları seyrederken hayatı en önden,
Kendime bir sahne buldum oynadım.
Öyle bir rol vermişler ki,
Okudum okudum anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazen evimde.
Hem kızdım hem güldüm halime
Sonra dedim ki ' söz ver kendine '
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin.
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin.
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin.
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.
Öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculukları erken tanıdım.
Öyle çok değerliymiş ki zaman,
Hep acele etmem bundandı
Anladım...
Logged
TUJCE
Eğitim Vadisi 3
****

Karizma +10/-2
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 305



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #8 : Aralık 03, 2008, 07:56:59 ÖS »

Kim ısıtır, kim sever beni daha? Sıcak eller uzatın bana! Yürek mangalları uzatın bana! Vurulup düşürülmüş çırpına çırpına, can çekişenler gibi, ayakları ovuşturulan, sarsılmışım, ah! Bilinmeyen ateşlerle yana yana, sen peşimdesin, ey Düşünce! Adlandırılamaz! Açıklanamaz! İğrenç! Sen, ey bulutların ardındaki avcı! Yerle bir olmuşum senin şimşeklerinle, sen alaycı göz, dikmişin gözünü bana karanlıklardan! Yatıyorum öyle, kıvrılarak, çırpınarak, işkencesiyle bütün sonsuz ezaların, vurdun beni sen ey zalim avcı, sen ey tanınmaz - T a n r ı... ur, daha derine vur! Bir kez daha, haydi vur! Kopar, parçala bu yüreği! Niye bu işkence körelmiş oklarla? Neye göz koydun böyle, usanmadın mı bu insan işkencesinden, acı vermekten haz duyan Tanrı şimşeği gözlerle? Öldürmek değil istediğin, yalnızca eziyet, eziyet etmek mi? Bana - niye eziyet ediyorsun, sen, ey acı vermekten haz duyan tanınmaz Tanrı? Ha ha! Usul usul sokuluyorsun böylesi gece yarısında? ... Ne istiyorsun? Konuş! Üstüme geliyorsun, sıkıştırıyorsun beni, Ha! Çok yaklaştın yanıma! Soluğumu duyuyorsun, yüreğimi dinliyorsun, kıskanç seni! - neden kıskanıyorsun beni? Git! Defol! O merdiven de niye? İçeri mi girmek istiyorsun, yüreğime tırmanmak, en mahrem düşüncelerime tırmanmak? Utanmaz! Tanınmaz! Hırsız! Ne çalmak istiyorsun? Ne gözetlemek istiyorsun? Ne işkencesi etmek istiyorsun? Sen ey işkenceci! sen - Cellat - Tanrı! Yoksa köpek gibi, taklalar mı ataydım karşında? teslim mi olaydım, kendimden geçerek sevginle - sırnaşarak? Boşuna! Sürdür batırmanı! Zalim diken! köpek değilim - avınım yalnızca senin, zalim avcı! en gururlu esirinim, en ey bulutların ardındaki haydut... Konuş artık! Ey şimşeklerin ardına gizlenen! Tanınmaz! konuş! Ne istiyorsun, ey Eşkiya... b e n d e n? Nasıl? Fidye mi? Ne istiyorsun fidye diye? Çok iste - böylesi yaraşır gururuma! ve az konuş - böylesi yaraşır öteki gururuma! Ha ha! Beni - istiyorsun ha? beni? herşeyimle beni? ... Ha ha! Ve işkence ediyorsun bana, delisin ya işte, gururumu kırıyorsun işkencenle? S e v g i ver bana - kim ısıtır ki beni daha? kim sever ki beni daha? sıcak eller uzat bana, yürek mangalları uzat bana, bana, yalnızların en yalnızına, buzunu ver ah! yedi kat donmuş buz, düşmanları bile düşmanları özlemeyi öğreten, ver, evet, teslim et, ey zalim düşman bana - k e n d i n i! Kaçıyor! Bu kez o kaçıyor, tek yoldaşım, en büyük düşmanım, tanınmazım benim, Cellat-Tanrım benim! ... Hayır! gel geri! bütün işkencelerinle birlikte geri gel! Bütün gözyaşlarım sana akıyor, yüreğimin son alevi seni aydınlatıyor. Gel, geri gel, tanınmaz Tanrım! A c ı m benim! son mutluluğum benim! ...
Logged
TUJCE
Eğitim Vadisi 3
****

Karizma +10/-2
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 305



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #9 : Aralık 03, 2008, 07:57:18 ÖS »

"Benim burada anlatacaklarım, önümüzdeki iki yüz yılın tarihidir. Ben neyin geleceğini, neyin olacağını anlatacağım, başka türlü bir şeyin artık olup bitemeyeceğini: Nihilizmin Yükselişini. Bu tarih şimdi anlatılabilir, çünkü zorunluluğun kendisi burada harekete geçmiş durumdadır. Bu gelecek şimdiden yüzlerce işaretle dile gelmektedir, bu yazgı kendini şimdiden her yerde haber vermektedir; geleceğin bu müziği için zaten bütün kulaklar dikkat kesilmiş bulunmaktadır…"
Logged
TUJCE
Eğitim Vadisi 3
****

Karizma +10/-2
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 305



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #10 : Aralık 03, 2008, 07:57:37 ÖS »

Nietzsche'ye göre insanlık içgüdülerinden arındırılmıştır, bunu yapan ise bizzat ahlaki değerlerdi. Ve insan bu hatasıyla en büyük kötülüğü kendisine yapmıştı. Bu Nietzsche'ye göre en büyük suçtu. Bununla ilgili olarak özellikle Fransız İhtilaline, demokrasiye, İncil'e atıflarda bulunan Nietzsche, tarihin bu suçla ilerlediğini ve mahvolduğunu ispata kalkmıştır. Bu gerilemenin içine soktuğu devrimler, ayaklanmalar ve reformlar ayrıca bir tartışma konusudur. Bu modern sayılan devinimlerin, gelişmelerin, gerileme hareketi içinde sayılmasının nedeni ise, bunları yapan insanın her geçen gün fedakârlık yapması ve bunu yaparken birçok dürtüsünü tehlikeye sokmasıdır. Yani kısaca insanlık bunları yaparken samimi olmayarak kendisine öğretilen birtakım dürtülerle hareket etmiştir, bu da insanın sonu, insanlığın başlangıcıdır. Bu noktada Nietzsche şunları vurgular: "İncil tamamen soylu olmayan insanın incilidir…" Ve aynı eserde fakat farklı bir metinde devam eder: "Fransız ihtilali Hıristiyanlığın kızıdır ve devam ettiricisidir. Onun kasta karşı içgüdüsel bir düşmanlığı vardır, soylulara karşı, son ayrıcalıklara karşı…" (Nietzsche, Güç İstenci, Bütün Değerleri Değiştiriş Denemesi)

Ahlak üzerine sürekli kafa yoran düşünür, ahlakı modern bir olgu olarak görürken, aynı zamanda doğal ahlaksızlığın kaçınılmazlığından bahsetmiş ve tüm değerlerin değerden düşmesinin sistematiğini geliştirmiştir. "Biz ahlakın a) bütün dünya görüşünü nasıl zehirlediğini, b) tanımaya, bilime götüren yolu nasıl kestiğini, c) bütün reel içgüdüleri çözdüğünü ve yok ettiğini görüyoruz." (Nietzsche, Güç İstenci, Bütün Değerleri Değiştiriş Denemesi)

Varlık felsefesinden ahlak felsefesine, tüm dallarda ahkam kesen bir üslupla eserler veren Nietzsche'nin belki de en fazla isminin zikredildiği mecralardan biri de "üstün insan" fikrinin odağını oluşturduğu faşizm propagandasıdır. Bu suçlama Nietzsche'nin daha çok üstün ırklar ya da üstün milletler sınıflandırmasında dayanak bulmaktadır. Fakat bu suçlamalar pek de elle tutulur şeyler değildir. Çünkü faşizmin temel kaygısı, Darwinizm ve insanın biyolojik kökeninde birikmektedir. Ancak Nietzsche bu tezin en azından bazı taraflarına atıfta bulunarak şöyle der: "Şu ünlü yaşam mücadelesi ise söz konusu olan, bana öyle geliyor ki bu kanıtlanmış olmaktan çok, ileri sürülmüş bir savdır." Ve devam eder: "Türler büyürken kusursuzlaşmıyor, zayıf olan yeniden ve yeniden güçlüye baskın çıkıyor, nedeni bunların çoğunluk olmasıdır. Darwin zekâyı unutmuştur." (Nietzsche, Putların Alacakaranlığı)

Tüm bu çıkışlar anti söylemler ve günümüz modern dünyasında bulduğu yankılar sebebiyle Nietzsche belki birkaç yüzyıl daha tartışılacağa benziyor. Ancak gerçek olan şu ki, Nietzsche'nin düşüncelerindeki orijinallik ve parlaklık da onun hâlâ okunmasının en büyük sebebidir.

Sertliğin ve zor bir tarafın ağır bastığı Nietzsche felsefesi aslı itibariyle büyük bir hümanizma ve sekülerleşme barındırıyordu. O var olan tüm istemiyle ilk ve doğal insana dönüşü arzuluyordu. Ona göre insanlık hiç de üzerine vazife olmayan gereksiz bir sürü şeyle kamburlaşmıştı. Onun felsefesi bu yaranın en iyi ilacıydı, bu kaçaklığın ve bu korkaklığın. Birçok eleştiriye maruz kalmış olan Nietzsche günümüzde birçok fraksiyona da dayanak noktası oluşturmuştur. Bunların başında anarşist, komünist, faşist ideolojiler gelmektedir.
İnsanin Oldugu Yeryerde Nietzsche Felsefine Rastlamak Mümkündü,tüm insanligin yazgısını değiştirmeyi bir görev biliyordu.Bunun uğruna coşkulu,heyecanlı bir kaleme sahipti.Kaleminin yok etmeye meyilli olmasi her ne kadar korkutsada felsefenin parlaklığıyla hâlâ okunmaya deger bir düşünür olan Nietzsche ve felsefi,tüm ihtişamiyla halâ kafalari meşgul etmektedir.
Logged
TUJCE
Eğitim Vadisi 3
****

Karizma +10/-2
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 305



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #11 : Aralık 03, 2008, 07:58:07 ÖS »

Yoldaşlar arar yaratıcı ve hasat arkadaşları: Çünkü ona göre herşey olgun hasat için. Ama yüz orağı yok onun: Bu yüzden yolar başakları öfkeli öfkeli. Yoldaşlar arar yaratıcı, oraklarını bilemesini bilen yoldaşlar. Yıkıcılar denecek onlara, iyi ile kötüyü hor görenler denecek. Hasatçılar ve şenlik edenler onlar halbuki. Kendi gibi yaratıcılar arıyor Zerdüşt, hasat arkadaşları ve şenlik arkadaşları arıyor: Sürülerle, çobanlarla, cesetlerle işi ne Zerdüştün! Ve sen benim ilk yoldaşım, hoşçakal! Ağacının kovuğuna güzelce gömdüm seni, güzelce sakladım seni kurtlardan. Ama veda ediyorum şimdi sana, zira vakit erişti. Bir seherle öbür seher arası yeni bir gerçek ayan oldu bana.
Logged
TUJCE
Eğitim Vadisi 3
****

Karizma +10/-2
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 305



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #12 : Aralık 03, 2008, 07:58:33 ÖS »

Friedrich Nietzsche'nin varoluşa yönelik en büyük amaç ve umut olarak ortaya koyduğu Üstinsan (Übermench) kavramının çıkış noktası, insanınlığın ortak ve içsel dünyasında gerçekleşen bir krizdir "Tanrı'nın ölümü!"... Bu kriz, Nietzsche'nin ölümünden bir asır sonra bile hala daha tartışılmaktadır. Kimi yorumcular, Nietzsche'nin insanlığa dair tanımladığı bu krizi ateizme yormuş, kimileri bu krizi Hristiyanlık'a karşı özel bir ayaklanma olarak görmüş, kimileri de nihilizmle insan varlığının ve özünün değerinin dibe vurmasını tanımlayan bir slogan olarak algılamıştır.

Bu tür faklı görüşlerin sebebi, elbette yine Nietzsche'den kaynaklanmaktadır. Çünkü hiçbir zaman anlaşılma kaygısı taşımayan Nietzsche, farklı konuları ayrı ayrı ve farklı eserlerinde -kimi zaman çelişkilerle- ele alan Nietzsche, eserlerini tümcül bir yaklaşımla okumayan okuyucuları fazlasıyla yormuş, yanlış çıkarımlara itmiştir. Belki de bu sebepledir ki, en uç kitleler ve gruplar dahi -örneğin Anton Lavey ve müritleri, ...ve Neo-Naziler, hatta kimi Heavy Metal müzik grupları, Anarşistler-, Nietzsche'nin "Tanrı'nın Ölümü" savını / sloganını farklı boyutlara çekebilmiş, özü itibariyla değeri ve hiçbir anlamı olmayan yorumlar yapabilmişlerdir. Bu sebeple "Tanrı'nın Ölümü" krizinin açık ve net bir şekilde yorumlanması, oldukça zordur. Belki de bu kadar uç noktalarda bu kadar farklı algılanan tek düşünür Nietzsche'dir. Adolf Hitler'in siyasetinde yorumlanmasından, Mussoloni'nin vahşetinden de anılır olmasından tutun da, günümüz saygın felsefecilerinen Ahmet İnam'ın "Gönül Felsefecisi- Mümin" olarak yorumu, oldukça ilginçtir.

Konunun Nietzsche'yi yorumlayanlar tarafından tartışılmayan tek ortak noktası, Nietzsche'nin, nihilist bir dünya anlayışının dönemde ve dönemin sonrasındaki dünyada, toplumsal açıdan büyük yıkımlara neden olacağını haber vermesi ve yeni bir kutsal anlam / değer arayışına girmesidir. Nietzsche'nin ortaya koyduğu trajik felsefenin başlangıcı, Tanrı'nın ölümünün ilanıyla başlar. Fakat ortada fazlasıyla yanlış anlaşılan önemli bir detay vardır; Tanrı'yı öldüren Nietzsche değil, tersine insanlıktır. İnsanoğlu, yaşamın değerini her asırda biraz daha küçültmüş, varoluşunun en temel şartı olan Tanrı'ya inancı lekelemiştir. Hayata, yaşama atfedilen her türlü değer ve anlam, oysaki Tanrı inancıyla oluşturulmuştu. Fakat insanoğlu öyle bir noktaya gelmişti ki, en kutsal yaşama azmini bulduğu inancını kaybetti. Bu sebeple insanoğlu kendine gitgide yabancılaştı.

Nietzsche, insanlığın bu dramatik yazgısını önceden kestirebilmişti. Bu kutsal ilanın zamanı olmadığını bile bile, kendini anlayabilecek kulaklar arayıp durdu. Değer krizinin ilanını ve Tanrı'nın ölümünü belki de isteyecek en son kişiydi. Fakat Nietzsche'nin tabiriyle bir "kaçık", günün birinde, öğle öncesi aydınlığında elinde feneriyle pazar yerinde "Tanrı'yı arıyorum!..." diye bağırana kadar bu sesi kimse işitmemişti. İşitenlerde hep duymamazlıktan geldi. Bir asırı geçkin bir süredir insanlık bu çığlığı yeni yeni anlamakta; Fakat ardında iki büyük dünya savaşının ağırlığını, yorgunluğunu taşıyarak... Yeniden ve panik şekilde toparlanmaya çalışarak... Belki de dünya tarihinde en çok o dönem Tanrı unutulmuştu.
 [/b]
Nietzsche, Şen Bilim adlı eserinde Tanrı'nın öldüğünü bir kaçığın ağzından şöyle duyurur;
 

--------------------------------------------------------------------------------
"Öğle öncesi aydınlığında bir fener yakan, pazar yerinde koşarkan durmadan 'Tanrı'yı arıyorum...Tanrı'yı arıyorum..." diye bağıran kaçık adamı duymadınız mı? Oradakilerin çoğu, Tanrı'ya inanmayanlar olduğu için onun böyle davranması, büyük bir kahkahanın patlamasına yol açtı, onu kışkırttılar. 'Ne, yolunu mu şaşırmış?' diye sordu birisi. Bir başkası 'Çocuk gibi yolunu mu kaybetmiş' dedi. 'Yoksa saklanıyor mu bizden?', 'Bizden korkuyor mu?', 'Yolculuğa mı çıkmış?', 'Yoksa göçmüş mü?'. Onlar birbirine böyle bağırarak güldüler..."[  [/b]

--------------------------------------------------------------------------------
Kendine yabancılaşmış, hastalıklı bir Tanrı'nın ölmesi zaten normaldi. Doğumundan itibaren insanı günahkar sayan, insanlara acıyan ve onlara acımalarını öğütleyen bir Tanrı; Tüm hakikati öte dünyaya göçeren. Özellikle Hristiyanlık'a karşı büyük bir mücadele veren Nietzsche bu tavrı, Katolik tarihçiler tarafından hep çarpıtılmış ve Hristiyanlıkla birlikte tüm dinlere karşı bir tavır sergilenmiş gibi bir lanse durumu sözkonusu olmuştur. Oysa Nietzsche, kökenini soygu içgüdülerden alan yaşamı sıkı sıkıya "Kutsal bir evet" ile onaylayan, hayatın gelişimini sağlayan tüm dinlere büyük bir saygı göstermişti.
 [/b]

--------------------------------------------------------------------------------
"Bizi farklı kılan, tarihte, tabiatta veya tabiatın arkasında hiçbir Tanrı tanımamamız değil, Tanrı diye hürmet edileni, Tanrı'ya benzer bulmamamızdır! Bunun yerine acınası, , garip, zararlı olduğunu ve yalnızca hata değil, yaşam karşısında suçlu olduğunu bulmamızdır!..."  [/b]

--------------------------------------------------------------------------------
Nietzsche'nin bu sözleri, bizzat Hristiyan inancını hedef alır. Nietzsche "Tanrı'yı yadsıyoruz" derken bile, akabinde Hristiyanlık'tan bahsedip, niyetini ortaya koyar. Peki neden Hristiyanlık'a karşı böylesine bir öfke taşımaktadır? Bunun cevabını yine Nietzsche verir;
 [/b]

--------------------------------------------------------------------------------
"Bana göre Hristiyanlık , yozlaşmanın en uç biçimidir ve algılanabilecek nihai bir yozlaşmanın istemine sahiptir!"
"Nietzsche bana göre dinsiz bir adam değil. Tanrı öldü diyor ama o tamamen Hıristiyanlıkla kavgası olduğu için. Bir güce inanıyor. Nietzsche’nin Tanrı’ya inandığını söyleyebilirim. Orada bizim gücümüz var. Batı’nın Nietzsche’sini ben kendi gözümle yorumlayabilirim. Hüzzam makamında ona şarkı yazabilirim. Sanki Nietzsche deyince mutlaka senfoni yazmamız gerekiyor. Türkü de yakabilirim. Onun ıstırabını anlayabiliyorum. Dolayısıyla ben Nietzsche’yi hep kafasında fes, bizim 19. yüzyıl İstanbul’unda yaşayan bir insan olarak düşünürüm. Bana Nietzsche dervişvâri biri gibi gelir..."  [/b]

--------------------------------------------------------------------------------
  Tanrı inancı, insanlığın ilkel çağlarından bugüne insanlığın en temel ideali, değeri, anlamı olmuştur. İnsanlık, sadece Tanrı inancı ile hayata tutunabilmiş, semboller dünyasında kendine bir amaç, bir hedef belirleyebilmiştir. Özellikle de Aydınlanma hurafesi* adı altında süregelen içi boş serüvenle birlikte insanın her geçen gün kendine yabancılaşması, eş zamanlı olarak dönemin Avrupa'sında Hristiyanlık'ın her geçen gün insanın değerini alçaltması, Tanrı'yı ölüm döşeğine bizzat mahkum eden önemli sebeplerdendir.

En kutsal, en yüce değerini hergeçen yitiren insanoğlu, nihilizmin varlığın özünü hiçe indiren, hakikati yoksayan bataklığına saplanmış, yeni bir değer, yeni bir anlam arayışına girişmiştir. Zerdüşt, bu noktada yeni bir anlam tasarısı içine girerek dağından şehirlere iner. Lakin kimse Tanrı'nın öldüğünü duymamıştır. Dağdan inerken karşılaştığı mümin ihtiyar bile...;

 [/b]

--------------------------------------------------------------------------------
"Zerdüşt dağdan yalnız olarak indi ve yolda kimseyle karşılaşmadı. Fakat ormana ulaştığında, karşısına ormada ağaç kökü toplamak için mukaddes kulübesinden ayrılmışbir ihtiyar çıktı... "Peki bir ermiş ormanda ne yapar?" diye sordu Zerdüşt. Ermiş şöyle dedi : "Şarkılar söyleyerek, ağlayrak, gülerek ve hatta homurdanarak benim olan Tanrı'yı överim... Ayrıldı ermişle Zerdüşt iki çocuk gibi gülümseyerek. Ne ki yalnız kalınca Zerdüşt, kendi kendine şöyle seslendi : Mümkün olabilir mi böyle bir şey? Henüz işitmemiş olabilir mi ormanda yaşayan bu mukaddes ermiş, Tanrı'nın öldüğünü?"  [/b]

--------------------------------------------------------------------------------
Mümkündü... Tanrı'nın öldüğünü ormandaki ermişten tutunda şehirdeki panayırın sineklerine kadar kimse duymamıştı. Uzun bir zaman aralığında da kimse duymayacaktı. Fakat Nietzsche'nin de yanıldığı bir nokta vardı; Yozlaşan Tanrı / Allah inancını eleştirip, Tanrı'nın öldüğünü yüzyıllar öncesinden "Enel Hakk" diyerek ilan eden, bu hakikati bizzat dile getirip derisi yüzülerek öldürülen insanlar vardı. Öyle ki Nietzsche henüz doğmamışken, Anadolu'da birileri insandan ötesini tasavvur edebilmiş; Amacı mutlak yaratıcıyla tümleşme yolunda, "İnsan-ı Kamil" olarak ortaya koyabilmişlerdi. İnsanı Hakikat kapısını aralamaya çağıranlar, Nietzsche'den önce çok can yitirmişti.***

Fakat Nietzsche, özü itibariyle İslam'ın özüne saygı duyduğunu, hayata ve insana verdiği "erkekçe" değer dolayısıyla Hristiyanlığı binlerce kez küçümsemeye hakkı olduğunu dile getirmiştir; Kendini Hristiyanlığa karşı Deccal olarak ilan ettiğinde bile...;

  [/b]

--------------------------------------------------------------------------------
"Eğer müslümanlık , hristiyanlığı küçümsüyorsa bunu yapmakla binlerce kez haklıdır. Çünkü müslümanlık insana değer verir (...) Hristiyanlık , eski kültürün mirasını bizden çaldı.Sonra da bizi , İslam kültürünün mirasından yoksun bıraktı.Temelde bize , Grek ve Roma'dan daha yakın olan ve doğrudan duyu ve zevkimize hitap eden İspanya'nın muhteşem Magribi kültürü ayaklar altında çiğnendi.Neden? Çünkü soyluydu , çünkü kökenlerini insanca içgüdülerden alıyordu."  [/b]

--------------------------------------------------------------------------------
İnsanoğlu artık katildi ve eline bulaşan, Tanrı'nın kanıydı. Belki bir kaçık bunu ifade etmeye çalıştı, lakin zamansızdı, daha gelmemişti büyük öğle; Ve dağdaki yalnız çınarın beklediği yıldırım. Nietzsche'nin dilinden konuşan o kaçık, insanı , değer yıkımından dolayı altüst edecek, hiçleştirecek geleceği görebiliyordu. Ve şöyle diyordu, kendini alaycı gözlerle izleyen panayırın sineklerine;
 [/b]

--------------------------------------------------------------------------------
"O'nu biz öldürdük, sizlerle ben! O'nun katiliyiz hepimiz. Ama bunu nasıl yaptık? Denizi kim içebilir? Bütün çevreyi silmemiz için bize bu süngeri kim verdi? Onu güneşin zincirlerinden kurtarırken ne yaptık biz yeryüzünde? Nereye gidiyor şimdi dünya, biz nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Sürekli, boş yere geriye, öne ve yana, bütün yönlere atılıp durmuyor muyuz? Üst alt kaldı mı? Sanki sonsuz bir hiçte yolumuzu yitirmiyor muyuz? Boş uzayın soluğunu duymuyor muyuz? Hava giderek soğumuyor mu? Giderek daha çok, daha çok gece gelmiyor mu? Öğleden önce fenerleri yakmak gerekmiyor mu? Tanrı'yı gömen mezar kazıcılarının çığlığından başka bir ses duyuyor muyuz? Tanrı'nın çürümesinden başka bir koku duyuyor muyuz? Tanrı öldü! Tanrı öldü! O'nu öldüren biziz! Bütün katillerin katili olan biz, nasıl avunacağız?"  [/b]

--------------------------------------------------------------------------------
Tanrı artık ölmüştü, yine de insanlık yeniden onu diriltmeye, yeniden gerçek anlamını , değerini bulmasına günün birinde yönelecekti. Günün birinde mutlaka, gözyaşlarıyla birlikte Tanrı'ya yeniden şarkılar söylenecek, şiirler okunacaktı;
 [/b]

"Benim yüce düşmanım,
 Benim mechulüm,
 Benim cellat Tanrım!
 Hayır!
 Dön artık!-
 Kabulümsün tüm ezanla!
 Gözyaşlarım boşalıyor,
 Bu boşalış sana!
 ...ve yüreğimin son alevi,
 aydınlatıyor seni,
 Lütfen, dön artık,
 Benim meçhul Tanrım!
 Benim acım!
 Benim son talihim"
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: